Covid 19 ve Rusya

Herkese merhaba.

Daha önce yayınladığım bir yazıda, Covid 19’un uluslararası ilişkilerdeki küresel aktörlerden biri olan Avrupa Birliği’nin geleceği üzerindeki olası etkilerinden bahsetmiştim hatırlarsanız. O yazıda; “Rusya, gücü ve etki alanı giderek daha fazla sorgulanan AB’nin yaratacağı boşluğu doldurmaya aday” demiştim. (Okumak isteyenler için o yazım burada: Covid 19 ve Avrupa Birliği’nin Geleceği) İşte bu yazıda kaldığım yerden devam ediyorum. Bu defa Rusya üzerine yoğunlaşacağız.

Aslına bakılırsa Rusya, salgından en çok zarar gören ülkelerin en başında geliyor. 2020 yılının mayıs ayı başı itibariyle Rusya; ABD, İtalya, İngiltere ve İspanya’dan sonra Covid 19 kaynaklı vaka sayısı bakımından dünyada beşinci sırada yer alıyordu. Buna karşın, bana kalırsa salgın sonrası yeni küresel yapılanmada öne çıkabilecek aktörlerin en başında da yine Rusya geliyor. Bunun elbette bazı önemli sebepleri ve göstergeleri var.

Özellikle petrol, doğalgaz ve enerji kaynakları bakımından son derece zengin olan Rusya, hiç şüphesiz Sovyetler Birliğinin 1991 yılında dağılması sonucunda ortaya çıkan devletlerin içerisinde en güçlü olanı. Bunun yanı sıra Rusya, Çin ile beraber günümüzde ABD önderliğindeki dünya hegemonyasını dengelemeye çalışan en önemli aktörlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Rusya’nın, Sovyetler Birliği dağıldıktan hemen sonra izlemeye başladığı serbest piyasa ekonomisi ve ülkede yerleştirmeye çalıştığı liberal demokrasi pratikleri, aslında Batının tüm yer küreye yaymaya çalıştığı değerler ile birebir uyuşmaktaydı. Ancak bu iyimser atmosfer zamanla yaşanan ekonomik çöküntü ve ulusal güçsüzlükle beraber yerini giderek karamsarlığa ve ümitsizliğe bıraktı. Rusların böylesi bir ortamda öncelikli beklentileri yemek, düzen ve istikrar olarak karşımıza çıktı. Ayrıca Moskova, 1990’lı yılların hemen başında, Batı ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışmasına rağmen, bir yandan da Dünyadaki ve Avrupa’daki önemli örgütlenmelerden dışlandığını hissediyordu.

Rus siyasal kültürüne biraz yakından bakıldığında, lider odaklı, siyasal istikrara önem veren, demokratik pratiklerden ziyade güce dayalı bir siyasal kültürün hakim olduğu hemen göze çarpar. Henry Kissinger’ın tuğla büyüklüğündeki muhteşem kitabı Diplomasi’den bir alıntı yapalım burada isterseniz:

Çar’ın gücünün mutlak olması, Rus yöneticilerinin dış politikayı keyfi ve kendi zevklerine göre yürütmelerini sağladı. Metternich’in danışmanı Friedrich Von Genz, Çar’ın durumunu şöyle açıkladı: “Diğer hükümdarları sınırlayan, engelleyen hiçbir şey -bölünmüş otorite, anayasal prosedür, kamuoyu vs- Rus imparatoru için söz konusu değildi. Akşam gördüğü rüyayı, sabahleyin uygulamaya kalkabilirdi.”

Özellikle Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla Soğuk Savaşın iki süper gücünden birinin tarihe karışması, yeni kurulan Rusya içinde derin izler bırakmıştır. Buna göre yeni dönemde öne çıkan beklentilerden ilki, güçlü bir lider öncülüğünde yeniden dünya politikasına yön veren, güçlü bir devlet oluşturma arzusuydu. Dolayısıyla Boris Yeltsin’den sonra göreve gelen, 2000 yılından bu yana görev yapan Vladimir Putin’in “Zayıf bir devlet, despotik bir iktidardan daha çok demokrasiye zarar verir” sözü, Rus siyasal kültürünün bu anlamda adeta bir özeti gibidir.

Rusya, 1990’lı yılların başında bir doktrin açıkladı. 1993 yılında açıklanan Primakov Doktrini, Rusya’ya yakın çevresindeki ülkeler üzerinde etkin bir politika uygulama reçetesi sunuyordu. Bu dönemde Batı karşıtı milliyetçi kanat NATO gibi örgütlere açıktan karşı olmamasına rağmen, Batıyı ve özelde de Amerika Birleşik Devletlerini aynen Soğuk Savaş ortamında olduğu gibi düşman olarak görmeye eğilimliydi. Putin, işte böylesi bir ortamda, 2000 yılında göreve geldi.

2005 yılında geliştirilen “Egemen Demokrasi” söylemi ile Rusya, Sovyet sonrası coğrafyada başlayan renkli devrimlere karşı ciddi bir savunma refleksi göstermiştir. Egemen demokrasi, Batının liberal demokrasi anlayışına karşı, Rusya’nın kendine has demokratikleşme pratiğini ifade ediyordu. Yani sürekli otoriter bir ülke olmakla itham edilen Rusya, kendi demokratikleşme sürecini de sadece kendisinin belirleyeceğini, bu anlamda dışarıdan herhangi bir müdahale veya telkini kabul etmediğini ve hoş karşılamadığını açıklıyordu. “Egemen Demokrasi” söyleminin hemen arkasından Vladimir Putin’in 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansında yaptığı o meşhur konuşma ile karşılaşıyoruz. Vladimir Putin bu konuşmasında tek kutuplu dünya düzenini açıktan eleştiriyor ve herkesin gözü önünde dünyaya şöyle sesleniyordu:

Tek kutuplu dünya nedir? Bunu ne kadar süslerseniz süsleyin, netice itibariyle tek tip durum, tek erk, tek güç merkezi, tek efendi anlamına gelir. Tek egemenin, tek efendinin olduğu bir dünya demektir. Sonuç olarak, bu durum sadece sistemin içindekiler için değil, aynı zamanda egemenliği elinde bulunduran için de ölümcüldür, çünkü onu içeriden yıkar.

Bunun demokrasiyle kesinlikle hiçbir ortak noktası yoktur. Çünkü bildiğiniz gibi, demokrasi azınlığın menfaat ve fikirleri ışığında, çoğunluğun iktidarı demektir. Rusya olarak, bize birileri hep demokrasiyi öğretiyor. Fakat her nedense, bize demokrasiyi öğretenler, kendileri öğrenmek istemiyor.

2008 yılında ise hatırlayacağınız gibi Gürcistan Rusya tarafından işgal edildi. Aslında bu savaş, başta NATO üyeliğini kovalayan Ukrayna olmak üzere, Rusya’nın etki alanından uzaklaşmak isteyen BDT (Bağımsız Devletler Topluluğu) ülkelerine açıktan bir mesaj anlamına geliyordu. Çok yakın bir zamanda ise Kırım’ın uluslararası hukuka aykırı bir biçimde Rusya tarafından ilhak edildiğini görüyoruz. Bu güç gösterileri temelinde, Avrupa kıtasında Covid 19 salgını sonrası giderek çatırdamakta olan AB’den doğacak büyük güç boşluğunu, bu anlamda Rusya’nın doldurmak isteyeceği düşünülebilir. Bunun elbette genişçe bir tarihsel arka planı olduğundan söz etmek mümkün.

Ünlü Jeopolitik teorisyenlerinden biri olan Sir Halford Mckinder, geliştirmiş olduğu Kara Hakimiyet Teorisinde deniz kuvvetleri ile kara kuvvetleri arasındaki mücadeleyi tarihin birleştirici bir unsuru olarak değerlendirmiştir. Bu durum 20. Yüzyılda da sürmektedir. Mckinder “Kalphag” olarak isimlendirdiği Doğu Avrupa ve Sibirya bölgesini kontrol eden gücün, tüm dünyayı da yöneteceğini belirtmiştir.

Mckinder bu anlamda Rusyayı “tarihin coğrafi ekseni” olarak nitelendirmiştir. Rusya’nın jeopolitik egemenliği için söz konusu olan sadece yakın çevre üzerindeki etkinlik ve Doğu Avrupa ile müttefiklik ilişkisinin yeniden kurulması değil, aynı zamanda kıtasal batı ve kıtasal doğu devletlerinin de Avrasya blokuna dahil edilmesidir. Yani büyük Rusyayı hedefleyen milliyetçilerden ayrılan Avrasyacıların Rusya için temel hedefi imparatorluktur.

Rusya, bugün Avrupa’nın ithal ettiği gazın %40’tan fazlasının tedarikçisi durumunda. Özellikle Almanya ve Rusya arasındaki ilişkilerin Vladimir Putin döneminde giderek arttığını görüyoruz. AB’nin kurucu üyesi olan Almanya, Rus gazına ihtiyaç duyan ülkelerin en başında geliyor. Kırım’ın ilhakında olduğu gibi, kimi zaman uluslararası hukuka aykırı eylemlere imza atan Rusya’ya çok ciddi bir tepki koyamamasının nedenlerinden biri de bu aslında.

Üstelik sadece Almanya’nın değil, bunun yanı sıra Avrupa ülkelerin birçoğunun Rusya’nın enerji kaynaklarının alıcısı konumunda olduğunu görüyoruz. Bu da AB ülkelerinin Rusya karşıtı bir pozisyon almasını engelleyen en önemli faktörlerin başında geliyor. Dolayısıyla Rusya, Amerika Birleşik Devletlerinin Orta Asya’daki üs kurma hamlelerine, Batının kalbine bu şekilde yerleşmeye çalışarak karşılık vermektedir diyebiliriz. Rusya bu anlamda bölgede sorumluluk alabilecek aktörlerin en başında sayılmalıdır. Avrupa’nın doğal gaz ithalatının başta gelen tedarikçisi olan Rusya’nın elindeki kozlar azımsanmayacak derecede güçlüdür.

Ancak bu noktada, görünürdeki bu avantajlarına rağmen, Rusya için halihazırda bazı risklerin de söz konusu olduğunu da belirtmek gerekiyor. Öncelikle, güçlü bir lider imajına sahip olan Vladimir Putin’in yaşının bir hayli ilerlemiş olduğunu görüyoruz. Devletin, başkanın kişiliği etrafında şekillendiği bu tür rejimlerde, liderin sağlık, yaşlılık vb. sebeplerle herhangi bir şekilde görev yapamayacak duruma gelmesi, ülkede bir lider, dolayısıyla rejim ve otorite krizi doğurabilir.

Bunun yanı sıra Covid 19 salgını sürecinde Orta doğu ülkelerinde olduğu gibi, Rus petrolüne olan talebin azalması da bir diğer risk faktörü olarak sayılabilir. Rusya’nın da parçası olduğu, Suriye’deki belirsizliğin sürmesi de sorun yaratabilecek bir diğer gelişme. Sayılan bu olumsuzluklar, ülke için olumlu görünen dengeleri bir anda olumsuza çevirebilir. Ancak yine de Rusya’nın şu aşamada AB’den boşalması muhtemel etki alanını doldurabilecek en önemli aktörlerden biri olduğu açık.

Kaynaklar:

Mühdan Sağlam, Gazprom’un Rusya’sı Rusya’da Devletin Dönüşümü, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2014

Yaşar Onay, Batı’ya Direnen Devlet Rusya, İstanbul, Yeniyüzyıl Yayınları, 2007

Cafer Talha Şeker, “Avrupa Jeopolitiğinde Rus-Amerikan Rekabeti ve Almanya’nın Yükselişi”, Avrupa Jeopolitiğinde Rus-Amerikan Rekabeti İlk Yayın Tarihi: 02.12.2019 (Erişim Tarihi: 17.05.2020)

Bilal Karabulut, Uluslararası İlişkilerde Anahtar Kavramlar Serisi 1: Strateji Jeostrateji Jeopolitik, Ankara, Barış Kitap, 2013

Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, Çev. Vügar İmanov, İstanbul, Küre Yayınları, 2014

Neziha Musaoğlu, “Atlantikçilikten Avrasyacılığa, Neo-Avrasyacılıktan Günümüz Pragmatizm Eviriliminde Putin Rusya’sında Bağımsız Devletler Topluluğu”, 21. Yüzyılda Rusya AB ve Türkiye’den Yansımalar, Ed. Oğuz Kaymakçı, İstanbul, Türkmen Kitabevi, 2007

Volkan Özdemir, Rusya’nın Kodları Türkiye’de Rusyayı Ararken Rusya’da Türkiyeyi Bulmak, İstanbul, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2018

Selçuk Çolakoğlu, “Şanghay İşbirliği Örgütünün Geleceği ve Çin”, Uluslar arası İlişkiler Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 2004

Abdulkadir Baharçiçek ve Osman Ağır, “Rusya’nın Başarısız Demokratikleşme Tarihi”, Birey ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 2, 2014

Michael G. Roskin, Çağdaş Devlet Sistemleri Siyaset Coğrafya Kültür, Çev. Bahattin Seçilmişoğlu, Ankara, Adres Yayınları, 2016

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.