Covid 19 ve Avrupa Birliği’nin Geleceği

Herkese merhaba.

Covid 19 veya diğer ismiyle Koronavirüs Hastalığı, 2020 yılının mart ayının başından itibaren tüm dünyanın etkilendiği ve ilgilendiği tek konu haline geldi. Bildiğiniz gibi Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın seyrinin ciddileşmesi ve vaka sayısının giderek artmaya başlaması üzerine, ilerleyen süreçte bu vaka ve ölüm sayılarının daha da artacağını öngörerek, 2020 yılı mart ayının ortasında pandemi (salgın) ilan etti. Görünen o ki, bu hastalığı daha uzunca bir süre konuşacağız. Konuşmak şöyle bir yana dursun, bu hastalığın yaratacağı etkileri epeyce bir süre daha günlük yaşantımızda derinden hissedeceğiz.

Covid 19, özellikle ulus devletler üzerinde ciddi ve önemli sonuçlar yaratacak, ülkelerin yönetim yapılarından başlayarak ekonomilerini ve hatta toplumsal yapılarını derinden etkileyecektir. Bunun yanı sıra, ulus üstü bir yapılanma olarak, kurulduğu günden bu yana ulus devletlere alternatif bir aktör olarak uluslararası ilişkilerde kendisine önemli bir yer edinen Avrupa Birliği’nin durumu da son derece kritik görünüyor. Dolayısıyla bu süreçte, ulus devletlerin yanı sıra AB’nin yaşayacağı değişim ve dönüşüm de en az ulus devletlerin yaşayacağı değişim ve dönüşüm kadar önem arz ediyor aslında.

İşte ben de bu yazıda, Covid 19 salgınının yaratacağı olası etkileri, ulus üstü bir yapı olan Avrupa Birliğinin geleceği açısından masaya yatırmak istiyorum. Covid 19’un Avrupa Birliğinin üzerinde ne gibi etkileri olabileceğini, birlik tarihindeki bazı önemli olaylar ve salgın sürecinde yaşanan gelişmeleri de baz alarak tartışmak istiyorum.

Ben daha önce hazırladığım iki yazıda (Bakınız: Avrupa Birliği ve Bakınız: Avrupa Birliği Ne Yapmak İstiyor?) birliğin tarihinden, kuruluşundan ve yaşadığı önemli gelişmelerden biraz bahsetmiştim zaten. Dolayısıyla bu detaylara burada tekrar değinmeyeceğim. Yine de burada bazı temel bilgileri kısaca hatırlamakta fayda var.  Avrupa’da birlik düşüncesi, içinde yaşadığımız yüzyılda, Almanya ile Fransa arasında, kömür ve çelik endüstrilerinde yani temelde ekonomik alanda başlayan bir bütünleşme hareketinden ortaya çıkmıştır diyebiliriz.

İki ülke ile başlayan bu ekonomik entegrasyon, zamanla birçok farklı ülkeyi bünyesine katarak -Buna birlik tarihinde “Genişleme” deniyor- siyasi bütünleşmeye doğru evrilmiştir. Bildiğiniz gibi AB ülkelerinin çoğu, günümüzde ortak para birimi olan Euro’yu kullanıyor. Bunun yanı sıra Schengen Alanı dediğimiz bir yapı ile, ülkeler kendi içinde sınır geçişlerini kaldırarak, adeta hepsi tek bir ülkeymiş gibi hareket ediyorlar. Yani siz eğer bir AB ülkesinden Schengen vizesi alırsanız, (tabii ki çok girişli vize olması şartıyla) bununla bu alandaki istediğiniz ülkeye rahatça gidebiliyorsunuz.

Ancak içinden geçtiğimiz bu süreç, topluluğun geleceğine yönelik soru işaretlerini bir hayli artırdı. Gücü ve konumu zaten sürekli tartışılan AB’nin üye ülkelerinin salgın sürecinde yaşadıkları, bizim için bu örgütün geleceği hakkında birtakım çıkarımlar yapmayı olanaklı kılıyor.

Örneğin Covid 19 salgını süresince en çok zarara uğrayan ülkelerden biri olan İtalya’nın, Avrupa Birliğinden beklediği yardımı alamadığını görüyoruz. Ülke bu anlamda resmen kaderine terk edildi… İtalya başbakanı Giuseppe Conte, Koronavirüsün yol açtığı ekonomik tahribatla mücadele etmek için AB bünyesinde ortak tahvil çıkarma teklifini reddeden Almanya için “lokomotif değil fren” benzetmesi yaptı. Conte ayrıca Covid 19 salgınıyla mücadele konusunda da Avrupa Birliğini çok sert bir biçimde eleştirmiş ve salgının tüm Avrupa için bir meydan okuma olduğunu belirtmiştir.

Bu noktada en dikkat çekici gelişmelerden biri ise İtalya’ya otuz tondan fazla malzeme yardımı yapan ülkenin AB dışından, dünya ekonomisinde yükselen bir güç olan Çin olmasıdır. AB’ye aday ülkelerden biri olan Sırbistan Cumhurbaşkanı Alexandar Vucic’in de, AB’den yardım talebinin karşılık bulmaması üzerine, birlik olgusunun sadece “bir masaldan” ibaret olduğunu söylemesi dikkat çekicidir.

İngiltere’nin zaten çok kısa bir süre önce, oldukça uzun süren ve sancılı geçen Brexit (British Exit) süreci sonunda Avrupa Birliğinden ayrıldığını biliyoruz. (AB’nin Covid 19 ile içine düşeceği bu durum içlerine mi doğdu ne?) Uzun yıllar AB’ye girip girmemek konusunda tereddüt eden, girmek istediği dönem Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle tarafından iki defa veto edilen İngiltere’nin Demir Leydi lakaplı ünlü başbakanı Margaret Thatcher’ın AB ile ilgili görüşlerine burada biraz daha yakından bakmak, bu noktada son derece yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Zira Thatcher, ülkesinde uzunca bir süre başbakanlık yapan ve topluluğa dönük klasik İngiliz bakış açısını yansıtan önemli bir isimdi.

Margaret Thatcher, Avrupa ülkelerinin her birinin ayrı bir tarihsel geçmişi, kültürü ve dokusu olduğunu belirterek, ulus devlet eksenli bu anlayışın devam etmesinin gerekliliği üzerinde durmuştur. Eski başbakana göre Avrupa birleşmesi örneğin kesinlikle Amerika gibi düşünülmemeliydi. Birleşik bir Avrupa fikrine sürekli şüpheyle yaklaşıp karşı çıkan Margaret Thatcher, Avrupayı daima ulusal kimliklerini koruyan ve farklılıklara saygı gösteren ülkelerden oluşan heterojen bir yapı olarak değerlendirmiştir. Thatcher’ın, üstelik görev süresi bittikten çok sonra, 2002 yılında yazdığı Devlet Sanatı isimli kitabında, AB’yi “çağın en büyük aptallığı” olarak ifade etmesi, başka bir açıklamaya gerek bırakmayacak ölçüde topluluk düşüncesine karşı tavrını net bir biçimde özetliyor aslında…

Üstelik İngiltere, Fransa’dan iki kez veto yedikten sonra, 1970’lerin başında -Charles De Gaulle’nün görevden ayrılmasının da etkisiyle- zar zor topluluğa katılmışken, aynı dönem oldukça önemli bir başka gelişme daha yaşanmıştır. 1974 yılı başında ülkede bir iktidar değişikliği gerçekleşmiştir. Buraya kadar her şey normal. Burada dikkat çekici olan husus ise, dönemin İşçi Partisi lideri olan Harold Wilson’un iktidara, “birliğe katılım şartlarını yeniden müzakere etme” vaadiyle gelmiş olmasıydı. Nitekim bu durum, birliğe henüz katılan İngiltere hakkında diğer üyelerde ciddi bir rahatsızlık yaratmış ve İngiltere’nin üyeliğine de büyük bir gölge düşürmüştür.

Yaşanan bu gelişmeler ve salgın sürecinde üye ülkelerin sorunları çözmeye yönelik olarak ağırlığı ve önceliği ilk etapta kendi ülke içlerine vermesi, ulus üstü bir yapılanma olan Avrupa Birliğinin geleceğine dönük soru işaretlerini de fazlasıyla arttırdı elbette. Örneğin benim lisans yıllarımdan beri severek takip ettiğim Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay’a göre AB, üzerinde konsensüs sağlanmış bir proje olmaktan çok, birbiriyle mücadele halinde olan ve hangisinin diğerine galebe çalacağı belli olmayan politik bir formülasyona dayanmaktadır.

Nitekim örgüt içinde sürekli yaşanan tartışmaların da bu görüşü doğruladığını görüyoruz. Üstelik bu tartışmalar salgın sürecine mahsus değil. Bunun dışında göç, mülteciler, ekonomisi bozuk olan ülkeler, sınır kontrolleri vs konularında üye ülkeler arasında keskin görüş ayrılıklarının olduğu, örgüt ile ilgili gelişmeleri biraz yakından takip eden herkesçe bilinen bir gerçek.

Bunun yanı sıra, uluslararası ilişkilerde “Kimlik” olgusunun, devletlerin dış politikalarında özellikle son dönemde, bir analiz birimi olarak tekrardan yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandığı görülüyor. Rus strateji uzmanı Alexandr Dugin’in, Sovyetler Birliğinin dağılmasının başlıca nedenlerinden biri olarak, öncelikle milli unsurların dışlanmış olmasını göstermesi de, bence burada anılması gereken önemli bir detay. Avrupa Birliği bu görünümüyle hala, kolektif bir Avrupa çıkarına nazaran, ulusal çıkarların çok daha ağır bastığı bir örgüt hüviyetinde diyebiliriz.

Sonuç itibariyle uluslararası arenada önemli bir aktör olan İngiltere’nin birlikten ayrılmasıyla ciddi bir kan kaybı yaşayan AB’nin geleceğinin, şimdi Covid 19 sonrası yaşanan bu gelişmelerle biraz daha belirsizleştiğini söylemek mümkün.

Burada isterseniz, kısaca bu işin seyahat ve gezi ile ilgili olan kısmına da biraz değinelim. Zira gezmeyi seven ve bu blogu takip eden birçok kişinin en çok merak ettiği şeylerin başında bu vardır diye düşünüyorum. Görünen o ki, ulus devletler tamamen olmasa bile yakın zamanda biraz daha içe kapanacak. Zira virüsün yayılma hızı küreselleşmiş ulaşım ağları sayesinde hızla arttı. Ve Covid 19 benzeri olağanüstü bir durumla tekrar karşılaştığında ülkeler, üye oldukları uluslararası örgütler veya uluslararası toplumdan yardım beklemek yerine, öncelikle kendi başının çaresine kendisi bakmak isteyecek. Bu doğrultuda da tüm kaynaklarını elbette önce kendisine tahsis edecek. Peki bu ne anlama geliyor?

Yukarıda bahsettiğim tüm üye ülkeler için geçerli olan Schengen Vizesi tarihe karışabilir. Avrupa Birliği belki varlığını sürdürmeye devam eder ancak ülkeler de kendi vizesini kendileri verir. Bildiğiniz gibi İngiltere zaten Schengen Alanına hiç dahil olmamış, Euro’yu hiçbir zaman kullanmamıştı. Kendi vizesini İngiltere vizesi şeklinde hep kendisi veriyordu. (İngiltere vizesi hakkında yazdığım bir yazı için bakınız: İngiltere Vizesi Almak Neden Bu Kadar Zor?)

Son yaşanan gelişmeler ışığında, bu tür ülkelerin sayılarının artması ihtimal dahilinde. Hiçbir ülke bir başkasının aldığı riski kabul etmeye gönüllü olmayacaktır diye düşünüyorum. Zaten 2020 yılı mayıs sonu itibari ile detayları henüz belli olmamakla beraber, sağlık pasaportu denilen yeni bir pasaport türünün verileceği de konuşuluyor şu günlerde.

Eğer ülkeler kendi vizelerini kendileri vermeye başlarsa, bu durumun elbette gezginler için bir sürü dezavantajı olacaktır. Tek bir vize (Schengen vizesi) ile neredeyse tüm Avrupa gezilebiliyor iken, ulusal vizelere dönüş, her bir ülke için ayrı bir vize başvurusu anlamına gelir. Bu da ayrı başvuru için ayrı ücret, her seyahat öncesi tekrar tekrar vize başvuru evrakı toplamak demek. Örneğin Rusya bile, geçenlerde okuduğum bir habere göre Türk vatandaşlarına yönelik belli bölgeler için (Ve bir hafta süreli) geçerli ve ücretsiz olan e-vizeyi 50 dolar yapmaya hazırlanıyor. Sözün özü, gezginler için seyahat bundan böyle biraz daha zorlaşacak gibi…

Elbette seyahatin geleceği ve Schengen vizesi hakkında bu yazdıklarım tamamen benim kendi kişisel yorumum. Bunların hiçbiri gerçekleşmeyebilir de. Çünkü bu işin bir de ülkeler için ekonomik yanı var. Turizm ve seyahat birçok ülkenin en büyük gelir kalemi…. Zaten içinden geçtiğimiz bu süreçte, gelecek hakkında kesin herhangi bir öngörüde bulunmak gerçekten çok zor. Hatta kimisi çıkıp da suya yazı yazdığımızı söylese, pek de kızmamak lazım. Ama yine de bu yaşananlar bizi akıl yürütmekten, alternatif seçenekler üzerine kafa yormaktan ve tartışmaktan kesinlikle alıkoymamalı…

Çok uzatmadan bu seyahat bahsini kapıyorum ve burada tekrar AB’nin küresel konumuna dönüyorum. Peki üstte açıklamaya çalıştığımız AB’nin kaybetmesi muhtemel bu güç ve etkinlik alanını hangi aktör veya aktörler doldurabilir? İşte burada da bana kalırsa Avrupa’nın hemen yanı başındaki Rusya Federasyonunun konumu son derece dikkate değer görünüyor. Avrupa Birliğinin sarsılması, İngiltere ve ABD’nin kriz yönetimindeki zafiyeti, tüm gözleri Avrasya’nın bu önemli aktörüne çevirdi. Rusya gerçekten de fırsattan istifade ederek Avrupa üzerindeki gücünü artırabilir mi? Bu soruları da bu yazımda yanıtlamaya çalıştım: Covid 19 ve Rusya

Sağlıklı günler.

Okumak isteyenler için birkaç farklı yazım:

Kaynaklar:

Ali Yaşar Sarıbay, Demokrasinin Sosyolojisi, İstanbul, Timaş Yayınları, 2012

Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, Çev. Vügar İmanov, İstanbul, Küre Yayınları, 2018

Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği Kuruluşu Gelişmesi Genişlemesi Kurumları, İstanbul, Beta Basım Yayın Dağıtım, 2014

Desmond Dinan, Avrupa Birliği Tarihi, Çev. Hale Akay, İstanbul, Kitap Yayınevi, 2008

3 Comments

  1. Anonim 31 Mayıs 2020
    • Gezivita 1 Haziran 2020
      • Akın Birol 1 Haziran 2020

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.