Eurosport’un Türk Spikerleri

Herkese merhaba!

Ben oldukça uzun zamandır televizyon seyretmiyorum. Neredeyse hiçbir şey kaybetmediğimi söyleyebilirim. Size de mutlaka tavsiye ederim. Televizyona, oradaki saçma sapan programlara harcanacak zamanı, kitap okumaya, film veya belgesel seyretmeye ayırarak çok daha verimli bir şekilde kullanabilirsiniz.

Ancak vaktiyle, gerçek bir sporsever olduğum için, özellikle de Digiturk bünyesindeki Eurosport’u fazlasıyla seyrederdim. Bizim ülkemizde neredeyse hiç bilinmeyen Snooker, en sevdiğim bilardo disiplinlerinden biridir mesela.

Oradakiler, benim de çok sevdiğim Snooker maçlarını inanılmaz keyifli anlatır, saatlerce süren müsabakalar böylece bir çırpıda geçerdi. Elbette, desteklediğim, fanatiği olduğum Stephen Hendry’nin maçları benim için çok daha özeldi. (Ronnie O’Sullivan’a da saygım sonsuz.) Ancak Hendry emekliye ayrılınca, aynı Jacques Villeneuve Formula 1’i bıraktığında hissettiğim duyguları hissetmiş, açıkçası biraz spordan soğumuştum.

Fakat Eurosport’ta, branş fark etmeksizin, size her sporu sevdiren, şahane anlatımıyla kendini dinlettiren bir spiker grubu var aslında: Eurosport’un Türk spikerleri.

Bu arkadaşlar, kriket, beyzbol hatta curling müsabakasını bile keyifli anlatımlarıyla izlenir kılabiliyorlar. Çok ciddiyim. Ben de onlar hakkında, artık yazmayı tamamen bıraktığım -çünkü çöp tenekesinden farkı kalmadı- Ekşi Sözlüğe bir yazı yazmıştım.

Şimdi paylaşacağım bu yazı, uzunca bir süredir de orada duruyordu. Şimdi müsaadenizle burada da paylaşmak istiyorum. Orada arada kaynayıp gitmesine gönlüm razı olmadı açıkçası. Buyursunlar.

Hendry ve O’Sullivan. Kaynak: https://theoldgreenbaize.com/

Eurosport’un Türk Spikerleri

Gerek bilgi birikimleri, gerekse de entelektüel kişilikleri ile spiker kavramı içerisinde değerlendirildiğinde benzerlerinden fersah fersah ileride olan, branş farkı gözetmeksizin spor izlemeyi keyif haline getiren ve en önemlisi tevazuu asla elden bırakmayan harika insanlar.

Onları dinledikten sonra diğerleri pek bir yavan kalır yanlarında. Sporu ve sporcuları, gösteriş meraklılarının tamah ettiği aptalca binlerce gereksiz ayrıntıdan muaf tutarak anlatırlar.

Ekranda, Avustralya-Japonya Asya Kupası futbol final karşılaşması var örneğin. Asya Kıtasından, Okyanusya’dan, iklimden söz açılıyor önce. Bu coğrafyada yaşanan doğal afetlerden…

Bir başka yayında anlatıcı, mesela Irak’ın Kuveyt’e müdahalesinden bahsediyor. Bir diğerinde güncel politika açısından ön planda olmayan, dolayısıyla adını pek az duyduğumuz herhangi bir örnek ülkenin spor kültürünü anlatıyor, o ülkede spor dallarına ilginin ne düzeyde olduğunu söylüyor. Sporcu sağlığına değiniyorlar.

Sonra günlerden bir gün Arjantin basketbol takımının yayınında Güney Amerika’daki suçla mücadeleye ani bir bakış fırlatılıyor. Kıta Avrupası Felsefesinin köklerine inilecek neredeyse, spor müsabakası anlatıldığından olacak, vazgeçiyorlar son anda. (Keşke onu da yapsalar!)

İrlandalı Snooker oyuncusunun oyun stili, dünyaya mal olmuş ünlü isim Samuel Beckett’i çağrışım yapıyor diyor bu defa. Fransa Bisiklet Turunun tırmanış etabı temposu, bize Leonard Cohen’in o çok sevdiğimiz şarkısını anımsatıyor. Dudaklarımızdan mırıltılar duyuluyor, karışıyor spikerin sesine…

Sözün kısası, ekrandaki sporu izlerken dinlediklerinden de mest oluyor insan, adeta zevkten dört köşe. Bir program süresince kafana binlerce mülahaza üşüşüyor istem dışı.

Sonra kumandanın bir tuşu, seni bambaşka, o bildik, alışılageldik, yeknesak dünyana geri döndürüyor, gitmek istemesen dahi sürüklüyor paçalarından olanca şiddetiyle…

Abuzittinspor şu kadar maçta yenilmedi, 386 dakikadır gol yemedi, takımın ünsüz golcüsü Litvanyalı dandirikus son golünü 3 mayıs 1958’de attı diye, ne kadar kofti istatistik varsa derlemiş toplamış, papağan gibi biteviye okuyan bir adamı dinlemeye başlıyorsun.

Dileyen bakış açısı der, dileyen gerçek profesyonellik, dileyen at gözlüğü, dileyen genel kültür seviyesi ve eğitim. Dileyen ise “Kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar zannedermiş.” der.

Bu çocuklar bambaşka bir dünya görüşünü yansıtıyor renkli camdan. Her biri başlı başına mükemmel ya da aynı seviyede olmayabilir. Bunun zerrece bir ehemmiyeti yok. Yaşadığı ülkenin hangi devlet şekliyle yönetildiğini bile bilemeyenlerin oluşturduğu topluma bir şeyler anlatmaya çalışıyor bu insanlar.

Neil Postman’ın da oldukça yerinde belirttiği gibi; enformasyonları, fikirleri ve epistemolojileri basılı sözlerle değil televizyonla şekillenen bir kültürün son kurtarıcıları olmaya aday onlar. Ülkeye bir-iki beden de değil, çok bol geliyorlar…

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.