Garanti Bankası Kumbağ Kampı

Herkese merhaba!

İnsan hayatının hiç şüphe yok ki her bir dönemi başlı başına özeldir: çocukluk, gençlik, orta yaş, yaşlılık… Ancak sanıyorum, çoğu kez, çocukluğa ait anılar, yaşanmışlıklar daha bir unutulmazdır.

Çocuk olmanın beraberinde getirdiği sınırsız merak duygusu, saflık ve sonsuz heyecan, yaşananları hatırlanır kılmaya fazlasıyla yardımcı olur.

Dün ne yaptığımızı, öğlen yemeğinde ne yediğimizi hatırlamakta bile güçlük çekerken, çocukken yaşadığımız çeşitli olayları, gittiğimiz yerlerle ilgili bilgileri ve tüm detayları rahatça hatırlayabilmemizin nedenlerinden biri de budur aslında.

Türkçe’deki kitaplarıyla yakından tanıdığımız dünyaca ünlü nörolog Oliver Sacks da, bu durumun altını çiziyor ve dilimize en son çevrilen “Bilinç Nehri” isimli kitabında şöyle yazıyor:

Çocuklar hem tanıdık olana, hem de alışılmadık olana yönelirler. Kendilerini bilinen ve güvenli bir yere demirleyerek, yeni ve hiç deneyimlenmemiş olanı keşfe çıkarlar. Çocukların saf bir bilgi ve anlama açlığı, zihinsel gıda ve uyarım açlığı vardır.

Oliver Sacks, Bilinç Nehri, Çev. Dürrin Tunç, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019


Türk edebiyatında da benzer örneklere sıkça rastlarız. Söz gelimi Cemal Süreya “Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi”, Aziz Nesin ise “Şimdiki Çocuklar Harika” isimli hoş kitaplarında, çocukların bu renkli dünyasına doğru sihirli bir yolculuğa çıkartırlar bizi.

İşte ben de bugün size, çocukken yaz aylarında sürekli gittiğim bir yerden bahsetmek istiyorum.

Burayı uzun yıllar sonra, bu kez bir yetişkin olarak tekrar ziyaret ettim ve bu ziyaret bende çok farklı ve karmaşık duygular uyandırdı. Bu yazı, 80’lerin sonu 90’ların başında çocuk olanlara benden bir armağan olsun aynı zamanda.

Benim gibi, annesi veya babası, Garanti Bankası çalışanı olanlar burayı mutlaka bilirler zaten. Hiç gitmemiş olsalar bile, ismini en azından bir kez olsun duymuşlardır: Garanti Bankası Kumbağ Kampı.

Garanti Bankası Kumbağ Kampının girişi
Garanti Bankası Kumbağ Kampı

Kumbağ, Tekirdağ’ın Süleymanpaşa Belediyesine bağlı, sakin, yazlık bir tatil beldesi. Denize sıfır konumuyla Garanti Bankası Kumbağ Sosyal Tesisleri de buranın oldukça eski bir tatil yeri.

Buraya her yaz, ayrılmış farklı periyodik dönemlere bağlı olarak, yurdun dört bir köşesinden Garanti Bankası emeklileri ve çalışanları tatil yapmak ve dinlenmek için gelirler.

Burayı benim için özel kılan nedenlerden biri de, çocukluğumun neredeyse her yaz tatiline ev sahipliği yapmış olmasıdır. Ben, 1984 doğumlu bir birey olarak, 1980’lerin sonu 1990’ların başında çocuk olmuş şanslı bir nesildenim.

Şanslı diyorum çünkü teknolojinin günlük hayata bu kadar nüfuz edip ilişkileri yüzeyselleştirmediği, sanal dünyanın hayatımızdaki etkisini bu denli hissettirmediği, gerçekten her yönüyle capcanlı bir dönemdi o dönem. Bugün herkesin vazgeçilmezi olan, onsuz yaşamı artık hayal dahi edemediğimiz cep telefonları yoktu mesela.

O nedenle, örneğin bu kampa benim gibi 1990’lı yıllarda gelen hemen herkes, “Sayın İsmail Güldalı, telefonunuz var lütfen danışmaya” anonsunu bir kez olsun mutlaka duymuştur.

Ben, o zamanki çocuk aklımla, sürekli arandığına göre Tarkan veya Mustafa Sandal kadar ünlü olabileceğini düşündüğüm İsmail Abi’nin, bankanın emekçilerinden biri olduğunu daha sonraları öğrenecektim… Buradan da bu vesileyle kendisine tekrar selamlarımı gönderiyorum.

Söylediğim gibi, annemin Garanti Bankası emeklisi olması nedeniyle, 1990’lı yıllar boyunca çocukluğum burada, bu kampta geçti. Bu yazı, kişisel anılarım ile kampın geçmişi ile bugününün bir karşılaştırması şeklinde olacak aslında.

Böylece daha önce hiç gitmemiş olanlar biraz bilgi edinmiş olacaklar. Aralarda da, söylediğim gibi, benim geçmişe dair hatırladığım anılarımı okuyacaksınız.

Kampın girişi. Sol taraf danışma.

Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi, kampın hemen girişinde sağda müdüriyet binası, solda ise danışma ve otopark bulunuyor. Denize sıfır konumdaki tesiste A, B ve C olmak üzere toplamda üç blok var.

Bloklardan her biri, birbirinin manzarasını kesmeyecek şekilde inşa edilmiş ve tüm balkonlarda deniz manzarası var. Mini buzdolaplarının da bulunduğu odalar işlevsel, temiz, ferah ve rahat.

Kampın girişi. Sol taraf müdüriyet binası. Sağ taraf otopark.
Bloklar
Bloklar
Bloklar

Açıkçası, her gece denizden gelen dalga sesleriyle uyumak ve sabah aynı seslerle uyanmak, özellikle benim gibi İstanbul’un ağdalı yaşantısına, koşuşturmacasına, gürültüsüne, patırtısına alışkın biri için bulunmaz bir nimet. İnanılmaz mutluluk ve huzur verici… Bunu altını çizerek söylemem şart.

Annemle ben. Elimde Tommiks. 1980’lerin sonları
Kamptaki odaların manzarası aşağı yukarı bu şekilde.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür. Ve bir orman gibi kardeşcesine…

Bence kampın başta gelen en önemli özelliklerden biri de bu aslında. Gece herkes uyuduktan sonra sahilde, gök kubbe altında bir banka oturup yıldızları seyretmek veya gözü kapalı şekilde sadece ama sadece bu dalga seslerini dinlemek, bir çeşit meditasyon gibi adeta…

Hele rüzgar sizi çok rahatsız etmeyecek ölçüdeyse, tatlı bir meltem hafiften esiyorsa, sanki bir yerlerden dünyaca ünlü Türk neyzen Kudsi Ergüner neye üflüyor gibi hissedebilirsiniz rahatlıkla…

Yalnız gece yıldızları değil, gündüz de bulutları seyredebilirsiniz pekala. Zira bunun da ne yaşı ne de zamanı vardır. Alain De Botton, Seyahat Sanatı isimli kitabında, gökyüzündeki bu masmavi güzellikler için şöyle bir yorum getirir:

Hiç kimse, okyanusun üzerinden geçerken gördüğümüz o bembeyaz ve o koskocaman keten helvasını andıran bulutlara hak ettiği önemi vermez; Pierro Della Francesca’nın tablolarındaki meleklere hatta Tanrı’ya taht görevi yapan o güzelim bulutlardan bahsetme gereği duymaz.

Uçakteyken de hiç kimse ayağa kalkıp bulutların hak ettiği bir coşkuyla haykırmaz: “Pencereden dışarı bakın! Şu anda bir bulutun üzerinden geçiyoruz!”

Oysa Leonardo, Pousin, Claude ya da Constable bu manzara karşısında şaşkınlıktan dilini yutardı herhalde.

Alain De Botton, Seyahat Sanatı, Çev. Ahu Sıla Bayer, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2014
Garanti Bankası Sosyal Tesisleri

(Daha fazla seyahat kitabı önerisi için şu yazımı da okuyabilirsiniz: http://gezivita.com/seyahat-kitaplari/.html)

Ben, 2019 yılı temmuz ayında, kampın üçüncü döneminin sonuna doğru, en son gidişimden kelimenin tam manasıyla gerçekten yıllar yıllar sonra –dile kolay tam 20 yıl sonra- kampa tekrar gittim.

Kampta en son bulunduğum zaman 1999 yazıydı. O dönem lise birinci sınıfı henüz bitirmiştim ve biz eve döndükten hemen sonra, hala millet olarak üzüntüyle hatırladığımız 17 Ağustos 1999 depremi gerçekleşmişti. (Hayatın garip bir cilvesi işte, 16 Ağustos da benim doğum günüm)

Açıkçası ailem sonraları kampa gitmeye devam etse de, ben sebebi nedendir bilinmez bir daha hiç gelmedim. Ta ki 2019 yazına kadar…

1990’ların başı. Yemekhanenin yanları tamamen açık.

Son gidişimden tam yirmi yıl sonra, sırt çantamla tekrar yola düştüm ve cebimde taşıdığım anılarla birkaç günlüğüne de olsa Garanti Bankası Kumbağ Kampına tekrar geldim.

Elbette geçen bu yirmi yıllık süre zarfında doğal olarak pek çok şey değişmişti. Nasıl değişmesin? Hayat değişiyor, insan değişiyor, şehirler değişiyor, mimari değişiyor, yaşam değişiyor, doğa değişiyor… Ben son gittiğimde 15 yaşındaydım mesela, şu an 35 yaşındayım.

Garanti Bankası Kumbağ Tesisleri
Yıllar sonra yeniden Kumbağ’dayım.

Örneğin kampın tam ortasında yer alan yemekhane binasının yanları 1990’lı yıllar boyunca hep açıktı. Yemekler o dönem okul yemekhanelerinden hatırladığımız şekilde gümüş tepsilerle tabildot şeklinde sunulurdu.

Şimdiyse yemekhanenin yanları tamamen kapalı, içindeki masalar servis örtüleri ile birlikte çok daha şık ve çok daha zarif… Duvarlarıysa ince işçilik ürünü tablolar süslüyor. Yemekler de artık normal beyaz tabaklarla servis ediliyor.

Yemekhane. Eskiden bu cephe kısmı açıktı.
Yemekhane iç kısım

Yine de, altlarına bir sürü şeyin yazıldığı, o eski masa numaralıklarını yıllar sonra tekrar okumak herhalde çok ilginç bir deneyim olurdu diye düşünüyorum!

Aynı, lise mezuniyetinde hatıra olsun diye imzalayıp üzerine bir şeyler karaladığımız o beyaz gömlekler gibi… Hatırlayabildiniz mi onları? Eminim hatırlayanlar vardır! Şimdi kim bilir o numaralıklar, o gömlekler nerededir? Kimdedir? Ne olmuştur? Hala duruyorlar mıdır acaba?

Yemekhane iç kısım
Yemekhane

Yemekhane demişken, çok merak ettiğim birkaç şey vardı. İlki, anneme, onlar hala sürekli gittiği için, arada bir sorup durduğum aşçı Kemal Ustaydı. Her defasında aynı yanıtı alıyordum: “Evet orada, üstelik geçen bunca yıla karşın hiç değişmedi, senin en son geldiğin dönemle hala aynı.“

Sorumun yanıtını bu kez kendiliğinden almış oldum. Zira bize yıllarca ellerinin hünerli dokunuşlarıyla o lezzetli yemekleri yapan tüm aşçılarla buluştum ve bu anı da beraberce ölümsüzleştirmiş olduk.   

Emektar ustalarla mutfakta

İkinci olarak, yemekhane ile geçmiş ve bugün arasında hala aynı kalıp değişmeyen ve benim çok hoşuma giden bir şey de, hala kapı önündeki yemek tabelasına günlük menünün elle yazılması oldu. Işıklı elektronik tabelalara o kadar alıştık ki, bu basit gibi görünen ayrıntılar bile insana keyif veriyor, bir an durup düşündürüyor.

Benim yemekleri kontrol ettiğim bir gün, sevimli kedi dostumuz da sanırım benim gibi acıkmış, yemek tabelasının altında yemek saatini bekliyordu. Hazır yeri gelmişken hatırlatmayı unutmayalım: Bu sevimli dostlarımız için özellikle de yaz aylarında kapı önlerine bir tas su bırakmayı ihmal etmeyelim lütfen!

Yemek tabelası
Sevimli dostumuz Kedicik Pisus.

Kampta beni en çok etkileyen şeylerden biri, kampın tam ortasındaki basket sahasının yıkılması oldu. Aslında ben bu bilgiyi bir süre önce edinmiştim. Ama şimdi ilk kez kendi gözlerimle görüyordum.

Üzülmediğimi söyleyemem doğrusu. Zira 1990’lı yılların yazında kampta, yemek sonrası neredeyse her akşam futbol oynadığımız o beton saha artık yoktu. İnsan, sanki kendine ait bir parçanın da onunla beraber gittiğini düşünüyor böyle zamanlarda…

Şu anda olmayan saha. Topa doğru koşan çocuk benim. O yaşlarda sürekli top peşinde koşmayan erkek çocuğu sayılıdır zaten.
Yeni basket sahası

Onun yerine daha küçük, mini bir basket sahası yapılmıştı. Şimdi artık yerinde olmayan eski sahanın öğlenleri belli bir süre kapatıldığını anımsıyorum mesela. Herhalde insanların öğle uykusu için bu tür bir uygulamaya gidiliyor diye düşünürdüm küçükken.

Çocuk olduğum için buna da biraz bozulduğumu hatırlıyorum. Eee ne de olsa çocuksun, sıcak hava vs seni etkilemez ve oyunun saati ve yeri de olmaz, öyle değil mi ya? (Sanırım benim gibi o dönemi yaşamış ve şu an 30’lu yaşların ortalarını süren herkes benimle hemfikirdir bu konuda.)

Basket sahasının hemen yan tarafında, sahile yakın kısımda soyunma kabinleri vardı. Kabinler hala yerli yerinde aynen duruyor. Ve onun hemen yanındaki binanın içinde, şimdi kantin olarak hizmet veren kısım, zamanında ufak bir bardı.

Koyu bir Galatasaraylı olarak, 1994’te oynanan TSYD (Türkiye Spor Yazarları Derneği) Kupası maçlarını buradaki televizyonda izlediğimi hala hatırlarım. Bu maçlar artık oynanmıyor. Ancak her yaz, sezon başlamadan önce oynanan bu müsabakalar, o dönemlerde en az lig kadar heyecan verici olurdu doğrusu.

Kabinler ve eskiden bar olan kısım.
Burası şu an kantin olarak kullanılıyor.
Pinpon masası bu binanın girişinde hemen sağdaydı.

Aynı binada, öteki taraftaki odada ise pinpon masası bulunuyordu. Burada da vakit buldukça pinpon oynardık. Pinpon oynamak durumundaydık zira yaşımız 10-11 civarında olduğu için kampın diğer tarafında bulunan okey masalarında okey oynamamıza, o dönemde çalışan görevliler izin vermezlerdi. Bu duruma kimi zaman içerlediğimi, içimden kendi kendime; “Ben artık çocuk değilim, yeterince büyüdüm!” dediğimi anımsıyorum.

Çabucak büyüyüp, çocukluğun o masum ve renkli dünyasından hemen çıkmanın aslında pek de matah bir şey olmadığını da, gerçekten büyüyünce, yani çok sonraları anlayacaktım ne yazık ki…

Garanti Bankası Sosyal Tesisleri

Yine o yıllarda, gün içerisinde insanları rahatsız etmeyecek bir sesle kamp genelinde müzik yayını yapılırdı. Bir dönem hiç unutmuyorum, Soner Arıca’nın En Güzel Serüven isimli albümü piyasaya yeni çıkmıştı ve oldukça popülerdi.

Dolayısıyla istisnasız her gün, bu albümün öne çıkan parçası Vefasız’ı dinlemiştik: Acılarla yüreğimi kanattın, söz vermiştin ama sen beni aldattın, Tanrı hesap sorsun benim için sana, beni yaktın yıktın gittin vefasız…  (Bu albümdeki Deniz Gözlüm şarkısı da pek şahanedir!) Tam tarih olarak, Mirkelam’ın koşar adım klip çektiği “Her Gece” isimli şarkısının patlama yaptığı dönemlerden bahsediyorum…

Türk pop müziği, hiçbirimiz belki o günlerde pek farkında olmasak da, geçen yıllar sonrasında bugün iyice anladık ki, gerçekten de altın çağını yaşıyormuş meğer… Eh, müziğin de her geçen gün böylesine geriye doğru gideceğini nereden bilebilirdik? 1990’lar Türkçe pop müziğinden hala vazgeçemeyişimin sebeplerinden biri de budur.

Çarpıcı gerçeği yüzümüze vuran youtube kullanıcı yorumları.

Bir Youtube kullanıcısının da yazdığı gibi: Youtube arama kutucuğuna Cevapsız Sorular (Manga’nın hem söz hem de müziğiyle harikulade bir parçası) yazmaya başladığınız zaman onun yerine Cevapsız Çınlama (Aleyna Tilki tarafından söylenen bir şarkı) yazısı çıkıyorsa, orada kaliteli müzik anlayışı bitmiştir…

Kamp
Okey salonu.


Neyse, ben şimdi esas konudan çok sapmadan hemen kampa dönüyorum tekrar. Bugün sahile yakın kısımlarına şezlongların serildiği, ortadaki geniş çim alanlarda top oynanması kesinlikle yasaktı.

Çocukluğun verdiği sınırsız enerjiyle eski sahada oynanan futbol maçları, çoğu kez sahanın ışıkları sönünceye dek sürerdi. Ancak en zevkli an hiç şüphe yok ki, biten bir maç sonrası yemekhanedeki gümüş su dolaplarından terli terli kana kana su içmekti…

20 yıl aradan sonra yemekhaneye girdiğim ilk an, bu su dolaplarını tekrar karşımda görünce, her şey ama her şey gözümde bir anda öylesine berrak bir şekilde, sanki hepsi dün yaşanmışçasına yeniden canlandı ki sormayın…

Kampa girdiğim vakit, gözlerim hemen yan taraftaki, kampın hemen bitişiğinde yer alan binayı aradı. Burası da bir zamanların Öğretmenler Kampıydı. Bugün yine burada bir bina var ancak ne amaçla kullanılıyor, nedir, doğrusu bilmiyorum.

Garanti Bankası Kumbağ Kampı ile ilgili hatırladığım en çarpıcı detaylardan biri de, sahilden yani kumsaldan geçip, yanlarında taşıdığı bohçalarında el işi, dantel, örtü vb. şeyler satan kadınlardır.

Bunlar bugünün parasıyla, örnek veriyorum bir masa örtüsü veya el işi dantel için ortalama 150-200 TL’den kapı açarlar, sonra gerçekten çok sıkı bir pazarlık sonrası ilk söylediği fiyatın neredeyse 10/1’i fiyatına, yani 15-20 TL’ye ürünlerini satarlardı.

Zannediyorum, işletme fakültelerindeki değme maliyet muhasebesi hocaları bile, bence bu fiyat politikasının içinden kolay kolay çıkamazlar. (Bu olayın tıpatıp bir benzerini, Polonyalı bir arkadaşımı gezdirirken, birkaç sene önce İstanbul Kapalı çarşıda da yaşamıştım.)

Kumbağ sahil
Kumbağ sahili

Şimdi gelelim girişin hemen sol tarafına. Şu ana dek hep yemekhaneden ve onun sağında kalan kısımlarından söz ettik. Girişte, sola doğru yürüyüp otoparkı geçtikten hemen sonra, karşımıza yan yana dizilmiş odacıklar çıkacak.

Sağ tarafta televizyon odası ve çay ocağı.

Bugün pinpon masasının yer aldığı ilk kısımda vaktiyle her iki duvarda renkli disko lambaları asılıydı. Burada gençler genelde gitar çalıp şarkı söylerlerdi ya da teypten müzik dinlenir, dans edilirdi.

Bunun hemen yan tarafı, geçmişte olduğu gibi bugün de televizyon odası olarak kullanılıyor. Kamptaki odalarda televizyon bulunmadığı ve 1990’lı yıllarda teknoloji bu denli gelişmemiş olduğu için, o dönem burası haberleri veya sevdiği televizyon programlarını izlemek isteyen kamp sakinlerince dolup taşardı. Veya en sıcak transfer gelişmelerini merak eden futbol meraklılarıyla… (Her şeye erişimin bu kadar kolay olduğu bir çağda, artık bunun da bir tadı kalmadı ne yazık ki.)

Ben de, Türk pop müziğinde kalıcı bir iz bırakmayı başarmış müzik gruplarından biri olan Ayna’nın, Akdeniz isimli şarkısının video klibini, “TV’de ilk kez” anonsuyla yayınlayan Kral TV’de, 1999 yılında, bu televizyon odasında arkadaşlarımla beraber izlediğimi, daha dün gibi anımsıyorum.

Malum, o zamanlar “TV’de ilk kez sloganı” çok meşhurdu ve örneğin bir filmin televizyonda ilk gösterimi, aynı zamanda onu gösteren kanalın kalitesinin de ispatıydı.

Hatırlayacaksınız, aynı Ayna’nın Akdeniz isimli şarkısında geçtiği ve benim de yazının başlarında belirttiğim gibi, ben de kampa yıllar sonra sırt çantam ve anılarımla beraber gelmiştim. Hayat, işte böylesi güzel tesadüflerle de dolu…

Cebimde ucu ucuna yetecek bir para,

İçimde umutlar,

Bir çanta ve anılar koyuldum yola,

Akdeniz merhaba!

Televizyon odasının hemen yan tarafında küçük diyebileceğim bir okey odası ve çay ocağı bulunuyordu. Çay ocağı halen aynı yerde. Ancak okey için hemen burada, çim alanın üzerine, üstü ve yanları kapalı, daha geniş bir okey salonu inşa edilmiş. Burada tavla veya okeyinizi oynarken, mis gibi havaya karşı çayınızı veya kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

Okey salonu

Kampta içecek denince de, akla hemen kampın meşhur çay/kahve/limonata fişleri geliyor elbette! Onlar nasıl unutulabilir ki? Çocukluğumun bu meşhur fişleri hala kullanımda.

Açıkçası kamp içindeki içecek fiyatlarını görünce bayağı şaşırdığımı da itiraf etmeliyim. İnsanın o ucuz fiyatları görünce kalkıp, her şeyin fiyatının ikiye üçe katlandığı İstanbul’dan kalkıp buraya taşınası geliyor! 🙂

Okey salonu
Okey salonu

Yeni yapılan okey salonu dışında, benim zamanımla en büyük farklılık dipteki en küçük oda. Burası, duvarlarında kilimlerin asılı olduğu, minik hasır taburelerle süslü, şark kahvesi tarzında bir odaydı. Keşke o döneme ait bir fotoğrafı olsaydı elimde, onu da paylaşırdım…

Bugün burası, bir duvarını kitaplık süsleyen, okuma odasına dönüştürülmüş durumda. Gerçekten çok iyi düşünülmüş. Kitaplığı biraz daha zenginleştirmek mümkün olursa, çok daha güzel olur diye düşünüyorum.  

Gelenekselleşmiş şekilde, her devrenin bitiminden birkaç gün önce, yemekhanede müzikli eğlence gecesi düzenleniyor. Benim aram hiç olmamıştı zaten ama içmek isteyenler için gecenin sonunda işkembe çorbası servisi de var. Şimdiden afiyet şeker bal olsun, löp löp et olsun efendim!

Garanti Bankası Kumbağ Kampı, önceleri iki haftalık dönemler şeklinde misafirlerini ağırlarken, günümüzde her bir devre on iki gün sürüyor.

Kampın içinde, artık büyük şehirlerde görmeye hasret kaldığımız farklı türde ağaçlar, renk renk kokulu çiçekler arasında yürüyeceksiniz. Burası gerçekten yeşille iç içe, oldukça ferah bir yer. Siz de yaklaşık iki hafta kadar kafanızı dinlemek, denize girip serinlemek, keyifli bir atmosferde rahatlayıp dinlenmek istiyorsanız kesinlikle tercih edebilirsiniz.

Garanti Bankası Sosyal Tesisleri
Garanti Bankası Kumbağ Kampı
Garanti Bankası Kumbağ Tesisleri

Son ziyaretimde misafirlere hizmet eden görevli gençleri görünce, ülkenin geleceğine olan inancım yeniden tazelendi diyebilirim rahatlıkla. Çoğu Turizm Otelcilik lisesinde öğrenci. Hepsi pırıl pırıl, her an yardıma koşmaya hazır ve hepsinden önemlisi güler yüzlü ve sempatik gençler. Burası her yönüyle, bu ülkenin köklü bankası Garanti’ye yakışan bir yer.

Herhalde 2-3 yaşlarındayım burada. Gördüğünüz gibi doğuştan fanatiğim!

Yazıyı bitirmeden önce, kampa bugüne kadar emeği geçmiş, daha önce görev yapmış müdürlerden hayatta olanları şükranla, dünyadan ayrılanları rahmetle anıyorum.

Pek şahane, pek güzel çıkmışız 🙂

Kampın şu an görev yapan müdürü ve müdür yardımcısı sayın Asuman Ertürk Aykut ve sayın Meral Çalbur’a da buradan bir kez daha misafirperverlikleri nedeniyle çok teşekkür etmek istiyorum!

Birkaç gün önce Muhsin Bey filmini tekrar seyrettim. Senaryosu, yönetmeni (Yavuz Turgul) ve usta oyuncularının (Şener Şen, Uğur Yücel, Şermin Hürmeriç) yanı sıra müziğiyle de (Atilla Özdemiroğlu) öne çıkan bu filmi çok severim. Arkasından, çocukluğumun büyülü sesi Bendeniz’den birkaç şarkı dinledim. Yani yine 1990’lara doğru gittim.

Şimdi lütfen siz de hiç vakit geçirmeden bunları tekrar bir dinleyin. Benimle aynı şeyleri hissedeceğinize ve yazıda dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım, keyifli anılarla dolu geçmiş güzel günlere gideceğinize eminim!

Tüm Garantililere kucak dolusu sevgiler, saygılar, selamlar! İsterseniz bu yazıyı tanıdık bir sloganla bitirelim, ne dersiniz: Başka bir arzunuz?

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.