George Floyd ve Körelen Vicdanlar

Herkese merhaba.

Amerika Birleşik Devletleri kelimenin tam anlamıyla çalkalanıyor. Siyahi George Floyd’un polis şiddetiyle göz göre göre öldürülmesinden hemen sonra, ülkenin neredeyse her eyaletinde halk sokaklara döküldü. Hatta bunun yanı sıra isyan Fransa’ya, Paris’e de sıçradı. İnsanlar sokaklarda…

Düşünün, üstelik belki de Covid 19 ile hayatımıza yerleşen karantina sürecinin devamını gerektiren son derece hassas bir dönemden geçiyoruz. Bu noktada aklınıza sağlıktan daha önemli bir şey geliyor mu mesela? Yanıt basit: hayır. Bu süreç bize bunu tekrar hatırlattı. (Bu konuyla ilgili Corona Günlükleri başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünde bir şeyler karalamıştım: Corona Günlükleri 1. Bölüm) Ama insanlar buna rağmen, belki de tüm riskleri göze alarak sokaklarda…

Aslında bu tür olaylar sadece birer tetikleyici. Yaşanan münferit bir olay, uzunca bir süredir var olan genel hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasını sağlayan bir kıvılcım vazifesi görüyor. Çünkü insanlar gerçekten bunalmış durumdalar. Ancak evde oturmaktan değil… Bunaldılar çünkü en temel haklarını bile artık savunamaz hale geldiler. İnsanlar adalet, eşitlik, hürriyet, hakça bir paylaşım istiyor. Üstelik hak arama mücadelesi yapan vatandaşlar, ısrarla şiddetle susturulmaya, şiddetle bastırılmaya çalışılıyor. (Akademisyen Evren Balta’nın bu konudaki bir yazısını buraya bırakıyorum: Balkabağı Festivaline Giden Teröristler)

İnsanoğlu, tarihsel süreçte kendi elleriyle yarattığı, kendi kurduğu bir mekanizmayı (devlet) kullananlar (hükümetler) tarafından her geçen gün daha fazla eziliyor. (Bu ikisi arasındaki farkı anlattığım yazım burada: #Evde Kal?) İsyanın asıl sebebi de bu aslında… Bir siyahinin öldürülmesi, küçük bir çocuğa yapılan tecavüzün “Bir kereden bir şey olmaz” denerek üstünün kapatılmaya çalışılması, giderek betonlaşan bir dünyada oksijen kaynağı olan ağaçların kesilip yerine alışveriş merkezi yapılmak istenmesi… Bunların hepsi birer kıvılcım etkisi yapıyor…

Hal böyleyken, hala tutup yaşanan her olayı at gözlüğü ile değerlendiren, sürekli bir vandallık edebiyatı tutturanlar var. “Vay efendim Louis Vitton, Apple Store yağmalandı!” “Marketlerin içi boşaltıldı!” “Bu protestolar iyice amacını aştı.” “Vandallar ortaya çıktı.”

Benzer her olayda bu söylemleri duyuyoruz. Evet yakılan binaları da görüyoruz, ateşe verilen arabalar da var… Bu tür büyük çaplı toplumsal hareketlerin her türlü provokasyona gebe olduğu da açık. Ancak bana kalırsa bu noktada yanlış yere odaklanılıyor. Ya da başka bir ifadeyle, herkes görmek istediği yere bakıyor, olayı işine geldiği gibi ele alıyor, öyle yorumluyor. İşin fenası, masum insanlar da bilerek bu şekilde hedef tahtası haline getiriliyor… Pazardan aldığınız bir kilo mandalinanın içinde bir tane çürük çıkınca hepsini çöpe mi atıyorsunuz?

Demek hırsızlığı, haksızlığı onaylamıyorsunuz. Etrafın yakılıp yıkılmasını da… Güzel. Burada mutabıkız. Bu hassasiyet insanın epey hoşuna gidiyor doğrusu. Buradan yola çıkarak devam edelim öyleyse. Peki şunu hiç düşündünüz mü?

Kapitalist sistem ruhunuzu, paranızı, sınav sorularını, geleceğinizi, yani aslında her şeyinizi çalmış… Geleceğiniz, umutlarınız, hayalleriniz yakılıp yıkılmış… Tüm dünyada orta sınıf erimiş gitmiş, yok olmuş… Sırf insan olmaktan kaynaklanan özgürlükleriniz elinizden bir bir alınmış… Sistem seni sömürüyor, posanı çıkarıyor, yiyip bitiriyor… Yaşamak için çalışmıyorsun, çalışmak için yaşıyorsun adeta…

Üstelik tüm karar alma süreçlerinden dışlanmışsın, senin hayatınla ilgili, seni direk etkileyen her alandaki tüm kararlar, senin dahil olmadığın, etkinin de her geçen gün azaldığı bürokratik, daracık, minicik kurullar vasıtasıyla, üç beş insan tarafından alınıyor. “Yönetim hakkın” oligarşik, teknokratik hükümetlere tahvil edilmiş…

Ama hal böyleyken senin tek derdin yağmalanan market, yakılan araba öyle mi? Bu mudur yani? Merak ediyorum gerçekten bu kadar basit mi? Şunu neden anlamak istemiyorsun? Bu isyan edenlerin amacı kamu malına zarar vermek falan değil… Gezi sırasında Ekşi Sözlükte bir çocuğun yazdığı gibi; “Amacımız polise zarar vermek olsa, sandalet terlik şortla, tişörtle mi sokağa çıkarım?”

Bu insanlar boğuluyorlar, bu insanlar öldürülüyorlar, bu insanların hakları gasp ediliyor. Bu insanlara her geçen gün kemerleri daha da sıkmaları söyleniyor ama bunu söyleyenler kendi refahından, şatafatından, zenginliğinden bir gram bile ödün vermiyor, zırhlı araçlarla geziyor, halkla arasına korumalar, metrelerce mesafe koyuyorlar…

Orta sınıf eriyor çünkü zengin olan daha da zenginleşiyor, üstelik tamamen zengin olmayanların aleyhine olacak şekilde. Yani senin gibi dar gelirli olanlar daha da fakirleşiyor. Ekmek bulamayanlar not bırakarak intihar ediyor. Üstelik senin hakkın olanların verilmemesiyle, senin cebinden aşırılanlarla yapılıyor bütün bunlar… Peki buna karşılık sen ne yapıyorsun? Senin hakkın olanı isteyenleri, aslında seni de savunanları (keşke bunu anlayabilseydin), protesto için sokağa çıkanları eleştiriyorsun, onlara vandal, terörist, çapulcu diyorsun.

Roma’daki Kolezyum, Mısır’daki piramitler açlık sınırında yaşayan kölelerin emeği ile yapılmıştı. Kölelik bitmedi… Modern çağdaki kölelik sadece biraz biçim değiştirdi, hepsi o kadar.  Artık çırılçıplak değilsin, çünkü üstünde bir kıyafet var. Bileklerinde de zincir yok ama görüyorum ki o zincirler artık kafanda. Fransız düşünür Michel Foucault, bunu “Biyoiktidar” kavramı ile çok güzel bir biçimde tartışıyor kitaplarında… (Hapishanenin Doğuşu, Bilginin Arkeolojisi, Cinselliğin Tarihi vs. )

Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi.” Bu sözü kaç kişi hatırlıyor acaba? Bu lafın ağırlığını kaç kişi anlayabiliyor, kaç kişi empati yapabiliyor, yapmayı deniyor, gerçekten bunu da çok merak ediyorum… İsyan etmen veya isyan edip sokağa çıkanları bir nebze olsun anlayabilmek için, illa senin gireceğin sınavın sorularının mı çalınmış olması gerekiyor? Tecavüze, kadına şiddete ses çıkarman için, mağdurun mutlaka senin küçük yeğenin veya akraban mı olması gerekiyor? Bir insanın haksız yere öldürülmesini protesto etmen için, o insanın bir siyahi değil de senin bir tanıdığın olması mı gerekiyor mutlaka?

Yani benim bilmediğim/bizim bilmediğimiz bu tür ön şartlar mı var? Vicdanlar bu kadar mı köreldi? İnsani duyarlık seviyen bu kadar mı düşük? Algıların bu kadar mı kapalı? Dünya görüşün bu kadar mı sınırlı? Ne yapıyorsun? Ne yapmak istiyorsun mesela? Uzayda mı yaşıyorsun? Tek suçlu, “Daha iyi, daha adil bir dünya!” diye haykıran bu insanlar mı yani? Nasrettin Hoca’nın dediği gibi: Yahu hırsızın hiç mi kabahati yok?

Wilhelm Reich, benim buraya kadar anlattığım kısmı çok güzel özetliyor aslında, ben sözü ona verip burada bırakıyorum:

Hemen her gün, her saat dıştan gelen bir baskının söz konusu olmadığı zamanlarda bile, seni ezen şeyin, senin dışındaki kaba bir kuvvet olmadığını, gerçekte senin ağır ruhsal hastalığın olduğunu görmeyi öğrendim. Eğer içinde bir canlılık ve sağlıklı bir de ruh olsaydı, bu zorbalardan çok daha önceleri kurtulmuş olurdun.

Seni ezenler geçmiş zamanlarda toplumun üst tabakalarından gelirken, günümüzde senin kendi sınıfının içinden çıkıyorlar. Onlar senden bile daha küçük adamlar, küçük adam. Çünkü senin çaresizliğini bizzat yaşayarak öğrenip, sonra bu bilgiyi seni daha iyi ve daha çok ezmek için kullanmak, gerçekten bir hayli küçük olmayı gerektirir.

Burada da, okumak isteyenler için “Önce İnsan Olmak” ile ilgili bir yazım var: Corona Günlükleri 8. Bölüm

2 Comments

  1. Semi 8 Haziran 2020
    • Gezivita 9 Haziran 2020

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.