İngiltere Vizesi Almak Neden Bu Kadar Zor?

Herkese merhaba!

Bu yazımda birbiriyle bağlantılı iki konudan bahsetmek istiyorum sizlere. Yazının ana temasını İngiltere vizesi oluşturuyor aslında. Yani konumuz İngiltere vizesi almak ile ilgili…

Ancak ben bunu anlatırken, İngiltere vizesi için gerekli evraklar neler, İngiltere vizesi nasıl alınır, İngiltere vize başvurusu nasıl yapılır, İngiltere vizesi ne kadar gibi soruların cevaplarından ziyade, İngiltere vizesi almak neden bu kadar zor sorusunu yanıtlamaya çalışacağım aslında.

Bunu anlatırken de, hem İngiltere’nin tutumu hakkında bilgi vermek, hem de İngiltere vize başvurusu ile ilgili bizzat yaşadığım kişisel bir anımı, başımdan geçen bir tecrübemi paylaşmak istiyorum sizinle.

Benim hikâyem aslında bundan çok uzun zaman öncesine, 2010 yılına kadar uzanıyor. Hayatın size nasıl sürprizler yapacağını kestirmek gerçekten zor. Hatta bu sürprizlerin sonuçlarını da… Başımıza gelen hadiseler iyi veya kötü bazı sonuçlara yol açıyor. İngiltere vize başvuru sürecinde benim başıma gelenler, kendi yaşadıklarım, sanırım bu defa iyi bitenlerden biri oldu diyebilirim.


Ben, 2019 yılı temmuz ayı itibarıyla, toplamda 25 ülke gezmiş bulunuyorum. Bu kadar ülke, bunca şehir gezdikten, Avrupa’nın neredeyse tamamını gördükten sonra arkadaşlarımdan, yakın çevremden gelen soru haliyle ortak: “Bu kadar yere gittin, tüm Avrupa’yı gezdin, neden hiç İngiltere seyahati düşünmedin? İngiltere’ye gitmeyi düşünmüyor musun?” Cevabım şu şekilde: Düşünmedim, pek düşünmüyorum.

İlk bakışta tuhaf gibi görünen bu kararımın sebebini yazının en sonunda açıklayacağım zaten. Ama önce bazı bilgileri hatırlatmakta oldukça fayda görüyorum. İngiltere vizesi almak için çırpınan ve çoğu zaman İngiltere vize başvurusu reddedilenler için böyle bir yazı hazırlama ihtiyacı hissettim.

En başta da söylediğim gibi, biz burada meselenin özüne, en derinine ineceğiz. O nedenle öncelikle, kendisi de bir Britanyalı olan Niall Ferguson tarafından yazılmış olan, “İmparatorluk Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi” isimli kitaptan bir alıntıyla başlamak istiyorum.

Bir zamanlar dünya nüfusunun kabaca dörtte birini yöneten, yeryüzünün yaklaşık aynı orandaki kesimini kapsayan ve neredeyse bütün okyanuslarda hüküm süren bir imparatorluk vardı. Britanya İmparatorluğu istisnasız gelmiş geçmiş en büyük imparatorluktu.

Niall Ferguson, İmparatorluk Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, Çev. Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019

Bu kısa alıntıdaki basit tarih bilgisi son derece önemli. Zira bu yazının asıl konusunu oluşturan İngiltere’nin vize konusundaki katı tutumunun gerisinde, işte bu imparatorluk geçmişinin kalıntıları var aslında. Yani cevap tarihte gizli.

Zaten öteden beri zor olan İngiltere vizesi, son zamanlarda Türk vatandaşlarının aldığı redlerle çok değişik bir boyuta taşındı. İnsanlar tüm evrakları eksiksiz toplamasına, uzun süredir işi gücü olup çalışmasına, hatta evli olmasına rağmen İngiltere vize reddi ile karşılaşıyor.

Peki, bu durumun arkasında yatan esas sebep veya sebepler neler? İşte bu soruya cevap verebilmek için, öncelikle tarihte kısa bir yolculuğa çıkmak gerekiyor.

Ben de müsaadenizle şimdi bunu yapmaya çalışacağım. Gelin, şimdi isterseniz tarihte kısa bir tura çıkalım ve İngiltere’nin AB’ye giriş sürecini hep birlikte anımsayalım.

Bildiğiniz gibi İngiltere, AB üyesi ülkeler arasında yer almasına karşın ortak Schengen Alanına hiçbir zaman dahil olmadı. Bu şu demek oluyor: İngiltere seyahati düşünüyorsanız ve elinizde mevcut bir Schengen vizesi varsa, bu aslında hiçbir işinize yaramıyor.

Zira İngiltere, kendi ülkesini ziyaret edecekler için kendisi İngiltere vizesi veriyor. Zaten bilen bilir, üstte de yazdım, bu İngiltere vize işi bayağı zor, çetrefilli, almak öyle pek de kolay değil. Hatta İngilizler, bence bizim “ince eleyip sık dokuma” hadisesini de aşmışlar, deyim yerindeyse “anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getiriyorlar.”

Ben önce kısaca İngiltere’nin AB içindeki bu ayrıcalıklı konumunu anlatmak ve ülkenin AB macerasına değinmek istiyorum. 1973 yılında olaylı bir şekilde AB’ye dahil olan İngiltere, aslında birliğe dahil olduğu dönemden itibaren AB’den ayrılmak istiyor diyebiliriz. Evet kulağa son derece şaşırtıcı ve paradoksal geliyor ama gerçek.

Evet AB üyeliği sıkıntılı oldu ve üye olma faslı oldukça uzun sürdü. Zira Fransa’nın eski cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, geçmişte iki kez İngiltere’nin AB üyeliğini veto etti. Eminim, bu önemli tarih bilgisinden birçoğumuzun haberi yoktur.

Bu vetolar nedeniyle yıllarca –evet yıllarca- birliğe alınmayan ülke, ancak De Gaulle görevden ayrılıp yerine Georges Pompidou’nun gelmesiyle birliğe katılabilmiştir. Yıl 1973’tü ve bu AB’nin ilk genişleme dalgasıydı.

(AB ile ilgili, blogta yazmış olduğum iki farklı yazım daha var. Onlar da okumak isteyenler için burada: http://gezivita.com/avrupa-birligi/.html ve http://gezivita.com/avrupa-birligi-ne-yapmak-istiyor/.html )

Peki AB’nin kurucu üyelerinden Fransa, İngiltere’yi neden veto etti? Fransa’nın İngiltere’yi veto etmesinin, o dönemdeki tarihsel koşullar içinde oldukça mantıklı ve kabul edilebilir sebepleri vardı aslında. Şimdi hızlıca bunlara bir bakalım.

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni düzende, dünya siyasi tarihindeki eski ağırlığını tamamen yitiren Avrupa ve Avrupa’nın eski büyük devletleri (Fransa ve İngiltere bu devletlerden ikisidir), ABD ve SSCB’ye alternatif bir güç olarak tekrar öne çıkma çabası içindeydi.

AB’nin kurucuları arasında yer alan Fransa da bu politikanın öncüsüydü. Savaş sonrasında, De Gaulle ile beraber Fransız politikasında tamamen yeni bir dönem açılmıştır.

1958’den itibaren izlenmeye başlayan bu politikanın esasları şunlardır: Bir defa, uluslar arası politika iki kutuplu olmaktan derhal çıkarılmalıdır. Bu, Avrupa güvenliğine terstir. Zira iki gücün çatışması veya işbirliği, Fransa ve Avrupa’nın kaderini doğrudan etkilemektedir.

Bu ortamda küçük veya güçsüz devletler basit birer figüran olmaktan öteye gidememektedir. Dolayısıyla bu iki kutuplu sistem bir an önce son bulmalıdır. ABD Batı Avrupa’dan, Sovyetler Birliği de Doğu Avrupa’dan çekilmeli, Avrupa kendi kaderini kendi tayin etmelidir. Buna siyasi tarihte “Avrupalı Avrupa” denir.

Bunu yapabilmek için de Fransa’nın bir an önce nükleer güce sahip olması gerekiyordu. Charles De Gaulle şöyle diyordu: “Başkaları nükleer güce sahip iken, bir büyük devlet buna sahip değilse, kendi kaderine de hâkim değildir.”

De Gaulle’e göre Fransa eski büyüklüğünü tekrar kazanmalı, herhangi bir ittifaka katılsa bile, nispi bağımsızlığını mutlaka korumalıydı. Bu anlamda İngiltere’ye önce ılımlı yaklaşan De Gaulle, daha sonra İngiltere’nin Ortak Pazara girme başvurusunu 1963 ve 1967 yılında iki kez reddetmiştir.

Hatta Fransa, bu nedenle NATO’nun askeri kanadından bile ayrılarak Batıya (Daha net bir ifadeyle ABD’ye) resmen meydan okumuştur. Evet, Fransa 1966 yılı Mart ayında NATO’nun askeri kanadından çıktı.

Fransa, 1966 yılı Mart ayı başında ABD ve diğer NATO üyelerine gönderdiği notada (müzik notası değil, sahici, diplomatik nota), NATO komutanlığı emrindeki Fransız askerlerinin geri çekileceğini duyuruyordu.

Ayrıca NATO üs ve tesislerinin Fransa topraklarından derhal çıkarılmasını istedi. Amerika ile Fransa arasında, daha önce yapılmış olan bazı anlaşmalar da feshedildi. Böylece Fransa, NATO’nun kendisinden değil ama askeri kanadından çıkmış oluyordu. 

De Gaulle NATO ile bağlarını zayıflatırken bazı gelişmeleri kendisine dayanak noktası olarak görüyordu. Zira Fransa 1962 yılında ilk atom bombası denemesini Sahra Çölünde yapmıştı. 1963 itibari ile üretime de geçmişti. Atom bombası taşıyabilen uçak üretimi de giderek hız kazanmaktaydı.

Almanya şansölyesi Konrad Adenauer ile Fransa arasında, 1963 yılında Elysee Anlaşması imzalandı. Burada da amaç Almanya’yı ABD’nin oluşturduğu Atlantik ittifakından kendi yanına doğru çekmekti.

İşte Fransa’ya göre İngiltere, ABD’nin çok yakın bir müttefiki olarak ve ABD’nin telkinleriyle AB’ye girmeye çalışan, adeta bir truva atıydı. Aslında İngiltere’nin AB üyeliğine De Gaulle’ün muhalefetinin en temel sebeplerinden biri buydu.

İngiltere, daha öncesinde, birlik tarihinde önemli bir yeri olan Messina Konferansı (1955) davetini geri çevirmiş ve toplantıya gözlemcilik yapması için orta düzey bir bürokrat göndermişti.

Onlar açısından bunun asıl sebebi de, o dönem İngiliz ticaretinin büyük bir bölümünün AB’nin kurucularından (AB bütünleşme tarihi içinde Altılar diye geçer) çok diğer ülkelerle yapılmasıydı.

İngiltere kendi ticaretini o dönem daha çok İngiliz Milletler Topluluğu ile yapmaktaydı. Hatta AET’ye rakip olarak, oldukça cılız kalan EFTA’yı (European Free Trade Area) kurdu.

Ayrıca İngiltere, 1648 Westphalia Anlaşması ile uluslararası ilişkilerin en temel aktörü olarak tescillenen devletlerin en temel hakkı olan egemenliklerini, uluslarüstü bir kuruluşa devretme fikrine de hiç sıcak bakmıyordu.

Aslında 20. yüzyılın ortalarında hemen hiçbir İngiliz diplomat veya üst düzey bürokrat, böylesi bir birliğin gerçekleşebileceğine de gerçekten inanmıyordu. Onlara göre bu çabalar bir tür ütopyadan ibaretti.

Bunun yanı sıra İngiltere’nin ABD ile çok yakın ilişkileri vardı. Fransa içinse Roma Anlaşması ile başlayan gelişmeler hayati derecede önemliydi. Zira Charles De Gaulle, AET kapsamında yaşanacak ekonomik gelişme ve ilerlemenin, ABD’ye olan bağımlılığı azaltabileceğini düşünüyordu.

Fransa cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün, İngiltere’nin üyelik başvurularını veto etme kararının arkasında yer alan sebeplerden bir diğerinin de, Fransa’nın Avrupa ana karasındaki gücü ve etkisine İngiltere’nin rakip olabileceği korkusu, gelişen Fransa-Almanya dostluğuna gölge düşmesi endişesi ve İngiltere ile olan yakın ilişkisi sayesinde ABD’nin Avrupa işlerine daha çok karışabileceği düşüncesinin geldiği söylenebilir.

De Gaulle, Avrupa müzakerelerinin ilerleyememesi pahasına Fransız çıkarlarını savunma yanlısıydı. 2. Dünya Savaşı sırasında, ABD ve İngiltere’nin sürgündeki kendi hükümeti yerine, Nazi yanlısı kukla Vichy Hükümetini tanımasını da unutmamıştı. Ayrıca İngiltere’nin Fransa’nın çok önem verdiği Ortak Tarım Politikasına muhalefeti de bu vetonun nedenlerinden biridir.

De Gaulle, Washington’a askeri açıdan boyun eğmeyecek, NATO içinde de ABD ile gerçekten eşit bir Avrupa tasavvur ediyordu. ABD’nin İngiltere’nin üyelik taleplerine arka çıkmasına da kızıyor, olanlara İngiliz-Amerikan komplosu olarak bakıyordu.

Başkan John Kennedy ise, 1961 Nisanında dönemin Alman şansölyesi Konrad Adenauer’e İngiltere’nin koşulsuz AT üyeliğinin, mevcut en ideal seçenek olduğunu söylüyordu.

Bunların yanı sıra 1962 yılında yaşanan Küba Füze Krizi de önemli bir gelişmedir. Kruşçev liderliğindeki SSCB, Küba’ya nükleer füzeler yerleştirdi ve dünya yeni bir savaşın eşiğine kadar geldi. Aynı dönem giderek alevlenen Vietnam Savaşı (1955-1975) da Avrupa ve ABD arasında güvenlik politikaları konusundaki fikir ayrılıklarını gösteriyordu. 

İşte Eylsee Anlaşması, 1963 yılı ocak ayında Paris’te, Fransa ile Almanya yöneticileri arasında böylesi bir atmosferde imzalanmıştı. Bu anlaşma, Almanya’yı Fransa’nın ABD’ye karşı oluşturduğu Avrupa planına bağlama amacına yönelikti. Bu gergin atmosferde Fransa 1965 yılında komisyon oturumlarına katılmayarak, oy birliği ile alınması gereken kararları engelledi.

De Gaulle’ün amacı, önemli konularda nitelikli oy çoğunluğu ile değil, oybirliği ile karar alınmasıydı. Bunun nedeni ulusal veto hakkının önemini korumaktı. Bu olaya da Avrupa bütünleşme tarihinde “Boş Sandalye Krizi” denilir.

Bütünleşmenin ABD ve SSCB etkisinden bağımsız olmasını isteyen Fransa, 1967 yılında İngiltere’nin başvurusunu ikinci kez reddetti. De Gaulle’e göre Fransa NATO’nun askeri kanadından çıkmalı ve Sovyetler Birliği başta olmak üzere Doğu Avrupa ülkeleri ile de temasta kalmalıydı. Bağımsız Avrupa’nın önkoşulu işbirliği ve anlaşma kavramlarıydı.

Bağımsız Avrupa içinse iki koşul vardı: ABD önderliğine son verilmesi (Ki bu da İngiltere’nin veto edilmesiyle gerçekleşecekti) ve Avrupa potansiyelinin uyumlu bir işbirliği ile kullanılması. De Gaulle’ün esas amacı Ortak Pazardan hareketle bir Avrupa Birliği kurmak ve NATO’yu bunun üzerine oturtmak idi.


1965 sonrası da Avrupa’da Sovyetler Birliği tehdidinin azaldığını söyleyerek bu ülkeye yanaşma politikası izlemeye başladı. De Gaulle, 1966 ve 1967 yıllarında Moskova, Varşova ve Budapeşte’yi ziyaret edecek ve bu süreç “Paris-Moskova Mihveri” olarak anılacaktır. Bunun amacı da, Atlantik’ten Urallara dek uzanan geniş bir Avrupa oluşturmaktı.

Üstte de bahsettiğim gibi, nihayet De Gaulle’ün görevden ayrılışından sonra, 1972 yılında İngiltere, Danimarka ve İrlanda tam üye olarak topluluğa girdi. Danimarka ve İrlanda, İngiltere ile uzun yıllara dayanan bağları dolayısıyla aynı anda başvuru yapmışlardır.

Daha önce İngiltere’nin iki kez reddedilmesi nedeniyle onlar da beklemiş ve sonra aynı anda birliğe katılmışlardır. Üç ülkenin katılımı ile gerçekleşen bu süreç, Avrupa Birliği tarihindeki ilk genişleme dalgasıydı. Uzun yıllardır süregelen “Altılar” böylece dokuza çıkıyordu.

Ancak İngiltere, büyük krizler sonrası birliğe nihayet katıldıktan çok kısa bir süre sonra, çok ilginç bir olay gerçekleşti. Ülkede 1974 yılı başlarında bir hükümet değişikliği yaşandı. Buraya kadar her şey normaldi.

İlginç olan, İşçi Partisi lideri Harold Wilson’un, birliğe katılım şartlarını yeniden müzakere etme ve sonucu referanduma götürme vaadiyle iktidara gelmesiydi! Bu olay diğer üye devletler üzerinde ciddi biçimde rahatsızlık yarattı ve İngiltere’nin üyeliğine gölge düşürdü.

Şimdi bir an durup dikkatlice düşünelim. Uzun süredir girmeye çalıştığınız bir birliğe giriyorsunuz ancak hemen akabinde örgütten çıkış konuşulmaya başlıyor. Sırf bu bile, ülkenin birliğe üyeliği konusundaki mutabakatın ne kadar zayıf olduğunu, hatta bu yönde ülkede genel bir uzlaşı bulunmadığını gösterir nitelikte aslında. Ülke, anlaşılacağı gibi örgüte pamuk ipliğiyle bağlıydı…

Zaten ülke içi siyasette de bu durum, politik bir manevra aracı ve ciddi bir seçim kozu olarak zaman zaman kullanılmıştır. Aynı dönemde, Yeni Muhafazakar lider Margaret Thatcher da AT (Avrupa Topluluğu) konusundaki şüphelerini açıktan dile getiriyor ve özellikle de AB’nin temelini oluşturan ve ülkelerin tekil egemenliklerini kısıtlayıcı uluslar üstü yapıya direk cephe alıyordu.

İngiltere’nin tarihindeki tek kadın başbakanı olan, Demir Leydi lakaplı dünyaca ünlü Margaret Thatcher da sıra dışı bir politika izleyecek, hatta birazdan göreceğimiz gibi, görevi bıraktıktan sonra bile birlik hakkında inanılmaz açıklamalarda bulunacaktır.

Lakabından da anlaşılacağı gibi Thatcher çok sert ve otoriter mizaçlı bir politikacıydı. (Arzu edenler, kendisini biraz daha yakından tanımak için, detaylı olmasa da kısa bir biyografi için İron Lady filmini seyredebilir. )

İngiliz şüpheciliğinin yanı sıra, AT genişleme süreci, yeni diller, yeni kültürler, yeni bürokratları da beraberinde getirdiğinden, aslında genişleme süreci kendi içinde çelişkileri de beraberinde getiriyordu.

Ancak anlattığım bu uzun uğraşlar sonunda birliğe alınan ülke, aslında daha başından beri yeni üye olduğu bu organizasyona öyle pek de ısınamamıştı zaten. Yani aslında dikkatlice baktığımızda, günümüzde yaşanan Brexit’in kökeni, neredeyse İngiltere’nin AB’ye üyeliğinin başlangıcına kadar geri gidiyor diyebiliriz rahatlıkla.

Az önce de söylediğim gibi, Margaret Thatcher başından beri İngiltere’nin AB üyeliğine karşı çıkıyor, hatta görevi bıraktıktan yıllar sonra bile, 2002 yılında yazacağı “Devlet Sanatı” isimli kitabında şöyle diyordu:

İngiltere, kilit önem taşıyan AB anlaşmalarından çekilmelidir. Zira AB reform yapabilecek durumda değildir. AB’nin kuruluşu, modern çağın belki de en büyük aptallığıdır. Faşizmden Komünizme kadar, 20. yüzyılın neredeyse tüm sorunları Avrupa kaynaklıdır. Çözümleri de Avrupa dışından gelir.

İngiliz politikasına uzun seneler yön vermiş birinin bu sözleri fazlaca bir yoruma gerek bırakmıyor sanıyorum. Alıntıladığım kısımdaki cümleleri birkaç kez okursanız, satır aralarındaki çarpıcı imaları ve AB üyesi ülkeler arasındaki görüş farklılıklarını da hemen fark edersiniz zaten.

Şimdi, bu açıklamalar ve tarihte yaptığımız kısa (belki de biraz uzun olmuş olabilir) yolculuktan sonra, ben kendi hikayeme döneyim isterseniz… Evet, aslında ben de İngiltere’ye bir dönem gitmek, ülkeyi gezip görmek istedim. Hatta İngiltere vize başvurusu da yaptım. Ancak benim asıl amacım seyahat değil dilimi geliştirmekti.

Kasedi biraz başa sarıyorum. Sene 2010. Yüksek lisans mezunuyum, askerliğimi yapmışım. (Normal 6 ay kısa dönem askerlik) Bir süre iş bulamadım, bir yıl kadar boştaydım.

İngilizcem geçmişten gelen uzun kurs tecrübemden dolayı zaten gayet iyiydi ama biraz daha ilerletmek için -biraz da gönülsüz olarak- hazır boş vaktim de varken İngiltere’ye gitmeye, böylece yerinde pratik yapmaya karar verdim. (İngilizce kurs önerisi isteyenler buraya: http://gezivita.com/ingilizce-kursu/.html)

Dediğim gibi aslında çok niyetli değildim, gitmeye karar verişim de çok zor oldu, üstelik biraz da pahalıydı, ödeyeceğim toplam maliyet yüksekti. Ama en azından bir dört hafta/1 ay kadar gidip kalayım, hem bir değişiklik olur dedim kendi kendime.

Neyse, yurt dışı eğitim danışmanlığı firmasında çalışan bir arkadaşım vardı o dönem, sağolsun bayağı yardımcı oldu, her şeyi ayarladık, dil okulundan yazı falan geldi, İngiltere vize başvurusu yapmak için sayılan tüm evrakları, sponsorluk yazılarını vs. eksiksiz hepsini toparladım ve başvuruyu yaptım.

İngiltere zize başvurusu sonucu tam bir ay sonra geldi, kelimenin tam anlamıyla “bir ay boyunca” bekledim cidden. Hatta bir ara başvuru yapmış olduğumu falan unutuyordum az kalsın, o derece. Ve bir ay sonra elime geçen sonuç: Red.

Bir red mektubu yazmışlar bana, tam bir sayfa, öyle üstü kapalı falan da değil, alenen “potansiyel mülteci” olduğum söyleniyor. Hepsinden önemlisi, yüksek lisansımı tamamlamış, askerliğini yapmış biri olarak bile gidersem bir daha geri dönmeyeceğim, dönüşüme ikna olmadıkları yazıyor.

Nasıl hırslandım, öfkelendim anlatamam. O oldu, o cevap mektubunu hiç unutmadım. Sanırım o hırsla mektubu yırtıp artmış olmalıyım, yoksa burada o cevap mektubunu da paylaşmak isterdim.

Evet, İngiltere beni ülkesine almadı. Sonra ben işe girdim, başladım fırsatını buldukça gezmeye… Toplamda altı senede sanırım, yani 2012’den bu yana, yazının en başında söylediğim gibi, 25 ülke, 70’ten fazla şehir gördüm. Üstelik o 1 aylık İngiltere’ye yapacağım tüm masrafa karşılık, yaklaşık 7-8 ülke görmüşümdür herhalde diye düşünüyorum. Yani kaba bir hesapla…

Sonuç: İngiltere’ye bir daha hiç başvuru yapmadım, arkadaşlarım tüm Avrupa’yı gezdiğim halde oraya niçin gitmediğimi hala soruyorlar, sadece gülümsüyorum.

İngiltere bu saatten sonra evime kadar vizeyi hazır yollasa da artık pek gitmeyi düşünmüyorum. İngilizcemi geliştirdim, hatta geçen bu süre zarfında ikinci bir dil daha -İtalyanca- öğrendim. (İtalyanca ile ilgili yazım da burada: http://gezivita.com/italyanca/.html)

Şimdi herkesin huzurunda teşekkürler İngiltere diyorum! Thank you very much! I really appreciate it! Beni potansiyel mülteci görerek ülkene almayıp çok büyük masraflardan kurtardığın, Avrupa’yı gezdirdiğin ve belki de en önemlisi kişisel gelişimime yaptığın böylesine derin katkıların için. Bundan sonra ikinci vatanım İngiltere! 🙂

Tüm bu anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, İngiltere’nin başlıca kaygılarından biri egemenlik devri sevgili dostlar. Uzunca bir süre resmen dünyayı yöneten geçmişin büyük imparatorluğu, hala bir parça da olsa bu hülya ile yaşıyor gibi görünüyor ve alınacak ciddi kararları kendisini aşan bir supranasyonel örgüte devretmek istemiyor.

İkincisi ve belki de asıl önemlisi ise yasadışı göçmenler konusu. Schengen alanına dahil olmamasının en önemli nedenlerinden biri de bu zaten. Kontrolü kendi yapmak istiyor, istediğine de İngiltere vizesini yine kendisi veriyor.

Ada ülkesi, özellikle Schengen serbest geçişinin bu istenmeyen mültecilerin işlerini kolaylaştırdığını düşünüyor. Hatta bunların AB tarafından izlenen politikalarla adeta teşvik edildikleri kanısında… Vize konusunda müsamahasız ve çok sert tutumunun arkadasında yatan en temel sebep de bu. Ancak yazının girişinde belirttiğim gibi, bu ortamda kurunun yanında bazen yaş da yanıyor.

Evet, benim hikayem ve İngiltere’nin vize konusundaki tavrı her ne kadar böyle olsa da, İngiltere vize başvurusu yapacaklara şimdiden bol şans diliyorum! Gidin, gezin, görün ve gelin. Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, artık siz bana anlatırsınız sonra.

Selamlar, sevgiler.

Yazıda Yararlanılan Kaynaklar:

•Der: Ayhan Kaya & Senem Aydın vd, Avrupa Birliğine Giriş, Tarih Kurumlar ve Politikalar, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2016

•Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği, Kuruluşu, Gelişmesi, Genişlemesi, Kurumları, Beta Basım Yayın, İstanbul, 2014

•Desmond Dinan, Avrupa Birliği Tarihi, Çev. Hale Akay, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2008

•John Mcormick, Avrupa Birliği Siyaseti, Çev. Doğancan Özsel, Adres Yayınları, Ankara, 2015

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.