Kadına Şiddet

Her toplumun kadınlara ilişkin düşüncesi ve yazınsal metinleri, onların doğasına ve işlevine ilişkin önkabuller tarafından koşullanır; üstelik bu önkabuller hiçbir zaman tutarlı da değildir.

Gene de onlara ilişkin olarak tutarlı olan bir şey vardır: Bilinen tarih boyunca kadının erkeğin ötekisi olarak kurgulanmış ve bağımsız öznelliğinin inkar edilmiş olması.


Fatmagül Berktay

Herkese merhaba.

Son yaşanan ve tüm yurt çapında infial uyandıran Emine Bulut cinayeti ile ilgili olarak Facebook sayfamda paylaştığım bu yazıyı, biraz daha genişletilmiş şekliyle burada da paylaşıyorum.

Artan kadın cinayetlerinin ve kadına şiddetin (Bu bahse çocukları ve hayvanları da ekleyebiliriz aslında rahatlıkla) esas ve tek sorumlusu, tek tek bu münferit olayların failleri değildir yalnızca.

Bu mikro ölçekli bakış açısı, bizi (yani toplumdaki tüm bireyleri) kolayca olaydan soyutlamaya hizmet eder, 3. kişilerin sorumluluğunu azaltır ve sorunun esas kaynağını gözden kaçırmaya yarar.

Kadına şiddetin esas sorumlusu, bizatihi kadını ötekileştirip onu sosyal yaşamdan izole etmeyen çalışan, aile ve iş hayatında ikincil bir konuma indirgeyen, onun doğuştan ve hatta “fıtrat gereği” erkekle eşit olmadığını iddia eden hastalıklı düşüncedir.

“Pembe metrobüs, kadın üniversitesi, karma eğitimin sonu” gibi absürt fikirlerin, bundan bağımsız olduklarını mı sanıyorsunuz? Kesinlikle değil.

Galiba Yeni Türkiye dedikleri şey, topyekun bir Orta Çağa dönüşü simgeliyor. Böylesi bir ortamda, bir sonraki adım ne olacak diye merak etmeden duramıyorum gerçekten.

Akli dengesi yerinde olmayan insanlar, ruh ve akıl hastası kadınlar mesela, “içine şeytan kaçtığı” ve “cadı oldukları için” tekrar aynı yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yakılarak mı tedavi edilecekler?

Tarihsel süreçte kadın önce yok sayıldı, ezildi, uzun süre görmezden gelindi. Zamanla görünürlüğünü kabul ettirdi ancak bu kez erkek ile eşit konuma gelme, eşit haklar elde etme mücadelesi başladı.

Örneğin daha 12. ve 13. yüzyıllarda, Avrupalı kadınların ciddi bir varoluş mücadelesine giriştiğini görüyoruz.

Kadınların bu kararlı direnişinden tedirgin olan kilise ve burjuvazi, misillemede bulunarak, kadınların büyük çoğunluğunun eve kapatılmaya razı olmalarını sağlayacak bir normalleştirme süreci başlattılar ve bu amaçla iki kurum inşa ettiler: Engizisyon ve kadını hukuki yönden kısıtlı konuma indirgeyen yeni aile hukuku.

Andree Michel, Feminizm, Çev. Şirin Tekeli, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993, s. 41

15. ve 16. yüzyıllarda resimle, edebiyatla, tıpla ve sanatla ilgilenen kadınların, üretimlerini erkekler adına (kimi zaman kocaları, kimi zaman erkek kardeşleri adına) yaptıklarını ve kendi üretimi olan yapıtların çoğuna yerleşik toplumsal düzen nedeniyle erkeklerin isimlerinin yazıldığını biliyoruz.

İşte Feministler uzunca bir süredir bu tür konuların, kadın haklarının mücadelesini veriyorlar. Çeşitli alt türlere (radikal feminizm, liberal feminizm, sosyalist feminizm vs.) ayrılmasına karşın, bir toplumsal hareket olarak Feminizm, sanıldığının aksine kadının üstün olduğunu kanıtlamaya çalışmıyor. Cinsler arasındaki ayırımı eşitlemek istiyor.

17. ve 18. yüzyılda filizlenip, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren serpilip gelişen Feminizm, erkek egemen düzene karşı çıkan, verili düzeni değiştirmeye çalışan bir akım. Doğruyu söylemek gerekirse, oldukça uzun zaman almasına karşın, dünyada bu konularda epeyce yol kat edildi.

Aslında tüm kimlikler, dikkatlice bakıldığında, tarihsel ve toplumsal olarak kurgulanmışlardır. Bu kurgu, bir iktidar ilişkisine işaret eder.

Feminist kuramlara göre kültürel fark esas olmakla birlikte, bu sömürü ve tahakküm ilişkisi neredeyse bütün kültürlerde mevcuttu. Buradan hareketle kuram (Feminist Antropoloji) eşitsizliğin kültürel tezahürlerinin toplumsal cinsiyet rollerinin kültürel inşasında araştırılması biçiminde gelişti ve Feminist Antropoloji, bütün kültürlerde mevcut etnik merkezcilik eğilimi gibi yine çok yaygın bir erilmerkezciliğin varlığını keşfetti.

Suavi Aydın & Yılmaz Selim Erdal, Antropoloji, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2018, s. 58

İşte toplumun bu mevcut ve yerleşik ataerkil kalıpları sorgulanmaya açılmadıkça, ne yazık ki, kadın cinayeti veya kadına şiddet temalı haberleri görmeye/duymaya daha çok devam edeceğiz demektir. Biyolojik cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımı bu yüzden var zaten…

Ancak görünen o ki, içinde yaşadığımız ülke her geçen gün bu anlamda da daha geriye doğru gidiyor. Amerikalı ünlü antropolog Franz Boas, toplumların ve kültürlerin, kendine özgü tarihlerinin ürünü olduklarını söyler.

Öznenin, basitçe toplumsal rolleriyle tanımlanması, sosyolojik bir muhafazakarlığa ve daha da kötüsü, toplumsal rolleri hiç eleştirisiz kabul eden bir gelenekçiliğe yol açıyor ki, feminizm her ikisine de karşıdır.

Gerçekten de kadının bireyselliği, kimliğini oluşturduğu varsayılan oluşturucu öğelere, bir ailenin üyesi olmaya, birinin kızı, birinin karısı, birinin annesi olmaya feda edilmiştir.

Dişil özneler, toplumsal ve cemaatsel kimlik maskelerinin ardında kaybolmuşlardır.

Türkiye’de, özellikle cumhuriyetle beraber kadının kamusal alandaki görünümü ve toplumsal hayata ve üretime katılımı çok ciddi bir biçimde ilerleme kaydetti. Ancak hala çoğu yerleşik ataerkil kalıpların da yıkılmadığını ve varlığını sürdürdüğünü görüyoruz ne yazık ki…

Bir de son zamanlarda moda haline gelen, popülerleşen ve ciddi bir taraftar kitlesi edinen çağ dışı bir slogan var: “İdam geri gelsin”

Toplumsal meseleleri bu kadar kökten ve basitçe çözebileceğini uman bu kitleye artık söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum inanın… Yok etmek yerine ıslah etmeyi denesek olmuyor mu? Yani sırf bu bile, tüm problemlerin korku üzerinden çözülmeye çalışıldığını gösteren primitif bir düşünüş şekli.

Demokrasiye ve insan haklarına bağlılığın zayıf olduğu ülkelerde, kadınlar baskıcı ve sömürücü toplumsal-ekonomik koşullar altında eziliyorlar. Din ve kültür adına uygulanıp meşrulaştırılan pratikler, kadınları ikincil bir konumda tutuyor ve aile içi ilişkilerinde hak eşitliğini sağlayacak ve kadınların durumunu iyileştirecek yeniden yapılanmaları da engelliyor.

Yapmış olduğum bu son iki alıntıyı da kapsayan, bu tarz konular ile ilgilenenler için, benim de yakın zamanda okuduğum nitelikli bir kitap önerisi sunarak bitiriyorum yazıyı:

Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul

Sevgiler.

2 Comments

  1. Kadın 24 Ağustos 2019
    • Gezivita 29 Ağustos 2019

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.