Okuduğum Kitaplar

Herkese merhaba!

Bu yazıda, son zamanlarda okuduğum bazı kitaplar hakkında kısa kısa yorumlar ve bilgiler bulacaksınız. Yani özetle kitap önerileri diyebilirim aslında bu yazı için. Hatırlayacağınız gibi, blogta yayınlanan daha önceki bir başka yazımda “Seyahat Kitapları Listesi” yapmıştım sizin için. O yazım da, henüz haberi olmayanlar veya tekrar okumak isteyenler için burada efendim: Seyahat Kitapları

Evet, bu kez seyahat kitapları paylaşmıyorum. Konular çok daha genel. İçeriğine ve türüne göre, içlerinden belki sizin de seveceğiniz bir şeyler çıkar diye düşünüyorum. Eğer sizin de benzer önerileriniz veya burada paylaştığım kitaplarla ilgili şahsi yorumlarınız varsa, bu yazının en altındaki yorum kısmında düşüncelerinizi benimle -ve elbette bu blogu okuyan herkesle- paylaşmayı ihmal etmeyin lütfen!

Önce kitapların küçük bir künyesini verecek, ardından kişisel tanıtım ve yorumlarıma geçeceğim. Şimdiden katkı sunan herkese çok teşekkürler! Haydi bakalım başlıyoruz o halde.

  • Kitabın adı: Bülent Ecevit & Karaoğlan
  • Yazarı: Mustafa Çolak
  • Yayınevi: İletişim Yayınları
  • Yayın yılı: 2019
  • Sayfa sayısı: 320


Bu çalışma, aslında yazarın doktora tezi. Türk siyasi tarihinin unutulmaz simalarından biri olan Bülent Ecevit’in biyografisi. Ancak kitap, klasik anlamda bir biyografinin çok çok ötesine geçiyor. Zira hepimizin bildiği gibi Bülent Ecevit, nam-ı diğer Karaoğlan, aynı zamanda CHP’nin İsmet Paşa’dan sonraki lideri, Kıbrıs Fatihi ve 12 Eylül sonrası kurulacak Demokratik Sol Partinin de -kendisi o dönem siyasi yasaklı olduğu için, parti eşi Rahşan Ecevit tarafından kurulmasına rağmen- lideriydi.

Bu da şu anlama geliyor: Kitapta, Ecevit’in düşüncelerini şekillendiren edebi ve politik kişileri daha yakından tanıyacak, Türk siyasi hayatının çeşitli dönemlerinin içine dalacak, Ortanın Solu‘na detaylı bir biçimde göz atacak, CHP içindeki çekişmelere çok daha yakından bakacaksınız.

Bülent Ecevit’in siyasi yaşantısındaki en büyük başarısı neydi?” sorusuna onun kendi ağzından yanıt bulacak, Karaoğlan lakabının nasıl doğduğunu okuyacak ve “Halkçı Ecevit” sloganı ile kitleleri peşinden sürükleyen bu önemli siyasi figürün gazetecilik günlerine dair anılar da okuyacaksınız. Duru bir anlatımla yazılmış olan bu nitelikli çalışma, siyasete, Türk siyasi hayatına ve Bülent Ecevit’in kişiliği ve kariyerine ilgi duyanlar için gerçekten biçilmiş kaftan.

  • Kitabın adı: Sultan Abdülhamid
  • Yazarı: François Georgeon
  • Yayınevi: İletişim Yayınları
  • Yayın yılı: 2018
  • Sayfa sayısı: 648

Sayfa sayısına bakıp hemen gözünüz korkmasın sakın! Kitap, okunmaya başlandıktan sonra tabir-i caizse su gibi akıp gidiyor. Bunda elbette çevirmen Ali Berktay’ın katkısı çok büyük. Bunu hemen belirtmeliyim. Yazar ise alanında gerçekten uzman bir akademisyen. Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye tarihi üzerine önemli çalışmaları var.

François Georgeon bu kitabında (Türkçe’ye çevrilmiş başka kitapları da var, onlara da bakmanızı tavsiye ederim), Abdülhamid döneminde yaşanan önemli siyasi ve toplumsal gelişmeleri, hem imparatorluğun iç dinamikleri hem de dış dinamikler açısından yorumlamış. Üstelik o dönem izlenen politikaları ve siyasi manevraları, padişahın kişilik özellikleri ve yetiştiği ortam ile oldukça iyi harmanlamış.

2. Abdülhamid, hiç şüphe yok ki yakın tarihimizin en çok tartışılan figürlerinden biri ve bu kitap sultana, dönemine, siyasi olaylara son derece nesnel bir bakış açısı ile yaklaşmış diyebilirim. Kitap “Doğu Krizi” ile başlıyor, Yıldız Sarayının koridorlarında yaşananlar, sultanın yurt dışı gezileri, Kanun-i Esasi’nin oluşum süreci, Hilafetin kullanımı, istibdat ve jurnalcilik, Berlin Kongresi, Jön Türkler ile ilişkiler gibi konularla hızlıca ilerliyor.

En başta da söylediğim gibi, hacimli görünümüne karşın elinizden bırakamayacak ve kısa sürede bitireceksiniz. Puanım 10 üzerinden 10.

  • Kitabın adı: Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917)
  • Yazarı: Nadir Devlet
  • Yayınevi: Türk Tarih Kurumu
  • Yayın Yılı: 2014
  • Sayfa sayısı: 348

Kitapta genel olarak 1. Dünya Savaşı öncesi Çarlık Rusya’sının genel durumu ve çarlığın ülke içindeki Türklere uyguladığı siyasi, mali, kültürel politikalar anlatılıyor. Çalışmada, Türkçülüğün önemli isimlerinden İsmail Gaspıralı’ya ve onun yürüttüğü faaliyetlere ciddi bir yer ayrıldığını görüyoruz. Zaten kitabın en önemli kısımlarından biri de bence burası.

Bunun dışında, yazarın da sürekli belirttiği gibi, Türk topluluklarının bağımsız birer devlet olarak kendilerini kabul ettiremeyişlerinin asıl nedeninin, dil birliğinden ziyade, birleşmenin din birliği altında yürütülmeye çalışılması olduğunu daha yakından kavrıyoruz. Bu düşünce kitabın sonuç kısmında zaten son derece derli toplu olarak açıklanmış.

Türkçülük, Pantürkizm, Türk milliyetçiliğinin doğuşu ve gelişimi gibi konular ilgi alanınıza giriyorsa bu kitabı okuyabilirsiniz. Kazaklar, Özbekler, Tatarlar, Kırgızlar, Nogaylar gibi toplulukların edebiyatına, folklorüne ilgi duyanlar da bu kitabı rahatlıkla okuyabilirler. Zira kitapta bunlarla ilgili bilgiler de yer alıyor.

Kitaplığım.

  • Kitabın adı: Rusya’nın Kodları & Türkiye’de Rusya’yı Ararken Rusya’da Türkiye’yi Bulmak
  • Yazarı: Volkan Özdemir
  • Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
  • Yayın yılı: 2018
  • Sayfa sayısı: 328

Bu kitabı öne çıkaran birkaç faktör var aslında. Birincisi, yazar eğitim hayatının bir bölümünü burada sürdürdüğü ve Rusçaya da hakim olduğu için, ülkeyi çok yakından bilen ve tanıyan biri. Yani dışarıdan araştırma ve gözlem yapan sıradan bir akademisyen değil.

İkincisi ise, yayın tarihinden de anlaşılacağı gibi kitap içinde oldukça güncel bilgiler var. 2018 yılı da dahil olmak üzere, bu tarihe kadar yaşanan tüm siyasi & ekonomik gelişmeler (Rusya’nın yaptığı ticaret anlaşmaları, yakın zamanda yürürlüğe girecek projeler, uluslararası arenada yaşanan olaylar vs.) kitapta yer alıyor.

Bana kalırsa kitabın önemli bir diğer artısı da, her konu hakkında önce kısa kısa tarihsel bilgiler içermesi. Yani Rusya veya Sovyetler Birliği hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmayan bir okuyucu bile, öncesinde verilen bu temel bilgilerle daha sonra anlatılanları rahatça kavrayabiliyor.

Bence bu kitap “101 Rusya’ya Giriş” dersi olarak da okunabilir. Uluslararası İlişkiler bölümü lisans öğrencilerine öneririm.

  • Kitabın adı: Türkiye’nin Uzun On Yılı Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi
  • Yazarı: Tanel Demirel
  • Yayınevi: Bilgi Üniversitesi Yayınları
  • Yayın yılı: 2016
  • Sayfa sayısı: 453

Kitap, giriş bölümünde; “siyasal rejim, demokrasi ve darbe” kavramlarına değinilerek açılıyor. Ardından erken cumhuriyet dönemi ve Osmanlı toplumunun genel bir çerçevesi çiziliyor. Bu kısımda, Demokrat Parti öncesi çok partili hayata geçiş denemelerine de değinilmiş.

Ardından, kitabın asıl konusunu oluşturan 1950-1960 arası döneme yani bir başka deyişle Demokrat Parti iktidarına geçiliyor. Ortada çok ciddi bir emek, araştırma süreci var gerçekten. Bu çok açık. Bu yönüyle takdir edilesi bir çalışma. Kitabın içinde güzel tespitler de var. Ancak… İçerikte sürekli bir objektivite gözetilmiş gibi görünmesine rağmen, zaman zaman tarafgirliğe kaçan bir tutum da var diye düşünüyorum bu çalışmada.

Parti (Demokrat Parti) patronajının varlığı önemli değil derecesi önemlidir“, “Patronaj ile yolsuzluk arasındaki sınır belirsizdir” gibi müphem ifadelerle, kitaba konu olan Demokrat Parti, sürekli aklanmaya çalışılıyor gibi sanki… Zira somut örnekler verip ardından böyle cümleler yazmak son derece düşündürücü geliyor insana.

Yine de Demokrat Parti iktidarında yaşanan iç ve dış siyasi gelişmeler, muhalefetle ilişkiler gibi konuları doyurucu bir biçimde içermesi açısından, özellikle döneme ilgi duyanlar için bu kitap kesinlikle okunmalı diyorum. Asla pişman olmazsınız.

  • Kitabın adı: Cahil Hoca & Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders
  • Yazarı: Jacques Ranciere
  • Yayınevi: Metis Yayınları
  • Yayın yılı: 2014
  • Sayfa sayısı: 144

Fransız düşünür Jacques Ranciere, aynı zamanda Louis Althusser’in de öğrencisidir. Bu kitabında Sokrates’in, “Bilgiyi Doğurtma” dediğimiz alışılmış metoduna karşıt fikirler ileri sürüyor. Doğurtma tekniğinin tipik örneğini Platon’un Menon Diyaloğunda görürüz. Okuma yazma bilmeyen bir köleye sorulara soran Sokrates, ona bir geometri problemi çözdürür. Böylece onda saklı olan bilgiyi doğurtmuş olur.

Bu karşılıklı konuşma yani “diyalog” başladığı zaman, Sokrates konuya ilişkin hiçbir şey bilmediğini söyleyerek işe girişiyor ve sorular soruyordu. Karşısındaki kimse, üzerinde tartışılan konuya (Örneğin “Adalet nedir?” sorusu) ilişkin bilgilerini ya da kanılarını ortaya dökünce Sokrates, “alaycı” bir tavırla onun sağlam bilgiler ileri sürmediğini gösteriyor, düştüğü çelişkileri bir bir göz önüne seriyordu. Sokrates’in ünlü “alaycılığı” yönteminin olumsuz, yani “yıkıcı” yanıydı. Bilgiler doğurtma sanatı maieutike ise olumlu, yani “yapıcı” yanıydı. Bunlar, Sokrates’in düşünüşünün temel özelliklerini oluşturuyordu.

Selahattin Hilav, Felsefe El Kitabı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019, s. 56

Açıkçası ben kitabı bu yönüyle çok beğendim. Hitap ettiği kitle öğretmenler veya eğitimciler olarak düşünülmesine rağmen, kanımca her düzeyden okuyucuya yönelik bir kitap. Bakın yazar, kitabın 63. sayfasında ne diyor:

Velhasıl, her birimiz hakikatin etrafında kendi meselemizi anlarız. Hiçbir yörünge bir diğerine benzemez. İşte bu yüzden açıklamacılar devrimimizi tehlikeye sokar.”

Yazarın burada açıklamacı olarak bahsettiği kişi, Sokratik eğitim metodundaki öğretmen veya eğitici kişi. Jacques Ranciere, düşünmenin yol gösterici ile ilerlediği ortamda, bunun kişileri pasif kıldığını ve sürekli bir öncüye ihtiyaç yarattığını belirtiyor. “Bu da kişileri düşünce tembelliğine iter” diyor. Kitaptan devam edelim o halde:

Öğrenciye kendi bilgisini fark ettirme iddiasındaki Sokratik sorgulama yöntemi aslında at terbiyecisinin yöntemidir: Geçişleri, ilerleyişleri, dönüşleri yönetir. Ona gelince, bir yandan zihini terbiyesini yönetirken, emir verme onuruna erişip arkasına yaslanır.

Zihin bir dolambaçtan öbürüne, yola çıkarken aklından bile geçirmemiş olduğu bir hedefe varır sonunda. Ona ulaşmış olmasına şaşar, geri döner, kılavuzunu görür, şaşkınlık hayranlığa dönüşür ve bu hayranlık onu aptallaştırır. Öğrenci, yalnız ve kendi başına bırakılmış olsaydı, o yolu takip etmemiş olacağını hisseder.

Ne dersiniz, Sokratik metodun tam tersi, ilginç bir bakış açısı değil mi? Kesinlikle kitabın tamamını okumaya değer diyorum!

  • Kitabın adı: Bir Ömür Nasıl Yaşanır? Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler
  • Söyleşi: Yenal Bilgici
  • Yayınevi: Kronik Kitap
  • Yayın yılı: 2019
  • Sayfa sayısı: 285

Yenal Bilgici’nin İlber Ortaylı ile yaptığı söyleşi kitabı. Son dönemde hızlıca okuyup bitirdiğim, kenarlarına küçük küçük notlar aldığım bir kitap oldu. Kitap, sekiz bölümden oluşuyor. Her bir bölüm, İlber Hocanın farklı konulardaki önerileri ve görüşlerine ayrılmış durumda. Örneğin ikinci bölümün başlığı “Kimden, Ne Öğrenilir”, dördüncü bölümün başlığı “Nasıl Çalışmak Gerekir” şeklinde…

İlber Ortaylı bu söyleşi kitabında sağlıkla ilgili önerilerden dünya ve Türk edebiyatına, oradan Türk siyasi tarihine, seyahatten müziğe, kendi çalışma yönteminden gündelik konulara dek, pek çok konuda fikir paylaşımında bulunuyor.

Kitabın en hoş yanlarından biri de, bazı bölümlerde, bilgi kutucuğu şeklinde, İlber Hocanın tavsiyelerini liste şeklinde sunması olmuş. Bunlar arasında; “mutlaka görülmesi gereken dünya müzeleri”, “yabancı film tavsiyeleri”, “dinlenmesi gereken klasik müzik eserleri”, “okunması gereken kitaplar” gibi listeler var.

  • Kitabın adı: Bir Şeyler Olacak Yarın
  • Yazarı: Bülent Ecevit
  • Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Yayın yılı: 2019
  • Sayfa sayısı: 208

Yazıya bir Bülent Ecevit biyografisi ile başlamıştık. Yine oradan devam edelim istiyorum. Dürüst olmak gerekirse, son yıllarda doğru dürüst şiir kitabı okuduğumu söyleyemem. Ancak bir süre önce Youtube’da izlediğim bir video, beni hemen üstte künyesini verdiğim bu şiir kitabını okumaya sevk etti.

Biz Bülent Eceviti hep siyasi kimliği ile tanıdık. Ancak Bülent Ecevit her şeyden önce bir gazeteci ve hatta onun da öncesinde bir şairdi. Yazının en başında tavsiye ettiğim biyografisini okurken de göreceğiniz gibi, şiir yazmaya Robert Kolejdeyken eğilmiş ve ilk şiirleri çok erken denecek yaşta yayınlanmıştı.

İşte Youtube’da geçenlerde izlediğim ve MFÖ’nün 1990’lı yılların başında televizyonda yayınlanan bir programından kısa bir kesit sunan bu videoda, grup elemanları, programa konuk olarak katılan Ecevit’in bir şiirini besteleyip seslendiriyorlardı. Videoyu izlediğiniz zaman, yazının girişindeki biyografide okuyacaklarınız da aslında tamamen birbiriyle örtüşecek. İşte bu merakla edindiğim ve içinde tamamı Bülent Ecevit’e ait şiirlerin yer aldığı, “Bir Şeyler Olacak Yarın” isimli şiir kitabını bir süredir okuyorum.

Bülent Ecevit, kitabın başında yer alan “Niçin Şiir” isimli kısımda bakın ne diyor:

Bir siyaset adamının bütün yaşamı ve dünyası siyaset olursa, onun siyasette bile yararlı olamayacağına inanırım. Her siyaset adamı, ille şiirle veya sanatla ilgilenmelidir anlamı çıkarılmasın bu sözümden. Ama her siyaset adamının siyasetten başka bir dünyası da olmalıdır.

Zaman zaman o başka dünyasına geçip siyasete siyasetin dışından da bakabilmelidir. Siyasetin bir soyut uğraş olmadığını, siyasetin öz konusunun insan olduğunu, öz amacının insan özgürlüğü ve mutluluğu olduğunu unutturmayacak bir uğraşı, bir bakış açısı bulunmalıdır siyaset adamının.

MFÖ’nün programda besteleyip seslendirdiği, 1953 tarihli, “Sonra” başlıklı şiirin tamamı ise şöyle:

Burada bitsin mi hikaye

Başlasam mı yeniden her şeye

 

Yine tanrı mı olsam

Yaratsam mı kendimi

Ateşle havayla suyla mı

Yalnız eniyle boyuyla mı

Neyle kursam

 

Boş mu versem tanrılığı

Bir başıma otursam

Ne ateş ne hava ne su

Ne en ne boy

Ne Habil ne Kabil

Ne soy

Ne ben ne tanrı

Daha fazla merak uyandırmadan, bu görüntüleri de paylaşmak istiyorum sizinle. Youtube’daki bu videonun hemen altında, en başta yer alan Punchie nickli kullanıcının yorumu ise, gerçekten fazla söze gerek bırakmayan cinsten…

  • Kitabın adı: Türkiye’nin Kültür Sorunları
  • Yazarı: Ekrem Akurgal
  • Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
  • Yayın yılı: 2018
  • Sayfa sayısı: 297

Arkeoloji sever misiniz? Benim gibi gezmeyi seviyorsanız, eminim siz de seviyorsunuz. Zira gezip gördüğümüz yerlerin arkasında koca bir tarih yatıyor. Peki biz bu tarihten ne kadar haberdarız? Bilmeden, anlamadan gezmek, en az hiç gezmemek gibi gerçekten çok büyük bir kayıp…

Ekrem Akurgal deyince Türkiye’de akla hemen arkeoloji gelir, akan sular durur. Kırmızı Kedi Yayınevi, arkeolojinin duayeni olan Akurgal’ın uzun bir süredir baskısı olmayan kitabı “Türkiye’nin Kültür Sorunları”nı yeniden bastı. Kitap, yayın evinin Cumhuriyet Bilgeleri serisinden.

Türkiye’nin Kültür Sorunları isimli bu kitapta, Ekrem Akurgal’ın farklı zamanlarda, farklı yerlerde yayınlanmış yazılarını okuyacaksınız. Örneğin kitapta 1942 tarihli yazı da var, 1997 tarihli de… Konu başlıkları olarak ise Hititlerden Hellen Uygarlığına, İslam Sanatından Atatürk ve Osmanlı tarihine dek uzanan, oldukça geniş bir yelpazede yazılar var.

Makaleler çok uzun olmadıkları için bir çırpıda kolayca okunuyor. Yer yer basım hataları da olmasa çok daha iyi olurmuş. Yine de buna çok fazla takılmaya değmez diyorum. Arkeoloji, Anadolu uygarlıkları ve sanat tarihi meraklılarına öneririm.

  • Kitabın adı: Amerigo: Tarihsel Bir Yanlışlığın Hikayesi
  • Yazarı: Stefan Zweig
  • Yayınevi: Can Yayınları
  • Yayın yılı: 2008
  • Sayfa sayısı: 120

Bilenler bilir, ben iflah olmaz bir Stefan Zweig hayranıyım. (Hatta onunla ilgili bir de yazım var burada: Stefan Zweig ve Sürgün)

Hangi kitabı olursa olsun alıp okumaya çalışırım. Aslında çok önceleri okuduğum halde geçenlerde yeniden elime aldığım bir kitabını önermek istiyorum sizlere: Amerigo. Zweig bu kitabında Amerika kıtasının keşfediliş hikayesini anlatıyor. “Bunda ilginç olan ne var” diye düşünebilirsiniz. Zira kıtanın kaşifinin Amerigo Vespucci olduğunu ve adının da buradan geldiğini hemen herkes bilir.

Ancak gerçekten de öyle mi acaba? Kitabın girişinde de yazdığı gibi, aslında Amerigo Vespucci hiçbir zaman isminin bir kıtaya verildiğinden haberdar olamadan öldü. Peki nasıl oldu da ismi bu devasa kıtaya verildi? Zweig kitabında şöyle yazıyor:

Demek ki dünyayı fethetmek için öğrenmek gereklidir; insan gücünü sadece turnuvalarda ve sefih şölen yemeklerinde harcamamalı, ruhunu da bir Toledo (Benim de ziyaret ettiğim, İspanya’da çeliğiyle meşhur bir kent) kılıcı gibi esnek, çevik ve kıvrak kılmalıdır. Demek ki öğrenmesi, düşünmesi, araştırması, gözlemlemesi gereklidir insanın!

Öyleyse her şeyin nasıl olduğunu, bu kitabı ilk fırsatta okuyarak Zweig’dan öğrenelim. Çok uzun olmayan kitabı, bir okuyuşta bitirmek bile mümkün.

  • Kitabın adı: Ulusların Düşüşü: Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri
  • Yazarı: Daron Acemoğlu & James A. Robinson
  • Yayınevi: Doğan Kitap
  • Yayın yılı: 2017
  • Sayfa sayısı: 496

Ulusların Düşüşü, Türkçe baskısının ilk çıktığı dönemden itibaren uzunca bir süre bestseller olmuştu. Kitapçıların raflarında haftalarca en çok satan kitaplar bölümünde kaldı. Ben aslında bu anlamda biraz daha geç okumuş oldum.

Kitap, sürekli aynı argümanı farklı örneklerle yinelediği için, bir kısım okuyucu kitlesi tarafından “monoton” olduğu gerekçesiyle oldukça eleştirildi. Biraz öyle aslında… Ama ben yine de özellikle Siyaset bilimi ve tarih konularına ilgi duyanlar için mutlaka okunması gerektiğine inanıyorum. Zira çok farklı coğrafyalardan ve çok farklı zaman dilimlerinden verilen örnekler oldukça ilgi çekici. Hemen bir iki alıntı paylaşayım sizinle. Bu birincisi:

MS 14’te Augustus’un yerini alan İmparator Tiberius, Pleb Meclisini lağvetti ve yetkilerini senatoya devretti.

Roma yurttaşları artık siyasal söz hakkına değil, bedava dağıtılan buğdaya, zeytinyağına, şaraba ve domuz etine sahipti. Sirk gösterileriyle, gladyatör müsabakalarıyla avutuluyorlardı.

Augustus’un reformlarıyla imparatorlar yurttaş-askerlerden oluşan orduya değil, Augustus’un oluşturduğu elit bir profesyonel askerler grubu olan Praetorian Muhafızlarına itimat eder oldular.

Bu muhafızlar kısa bir süre sonra kimin imparator olacağına dair önemli bir aracı rol üstlenmeye başladı, genellikle de barışçıl yollarla değil, iç savaşlar ve entrikalarla.

Gücün imparatorun ve maiyetinin elinde toplanması nedeniyle mülkiyet hakları bilhassa istikrarsız hale geldi. Ve bu güçlü pozisyonun kontrolünü ele geçirmeye yönelik iç çatışmalar arttı.

Hadrianus ve Marcus gibi kabiliyetli hükümdarlar gerilemeyi durdurmayı başarsalar da, temel kurumsal sorunlara eğilemediler veya eğilmek istemediler. Bu adamların hiçbiri imparatorluktan vazgeçmeye ya da yeniden Roma Cumhuriyetindekilere benzer etkili siyasal kurumlar oluşturmaya niyet etmedi.

Bu da ikinci alıntımız:

Bağımsız bir devlet olarak Kongo, 1965-1997 yılları arasında Joseph Mobutu yönetiminde neredeyse aralıksız bir ekonomik gerileme ve artan yoksulluk yaşadı. Bu gerileme Mobutu’nun, Laurent Kabila tarafından devrilmesinin ardından da devam etti.

Mobutu son derece sömürücü bir dizi ekonomik kurumu hayata geçirdi. Halk yoksullaştı fakat Mobutu ve çevresindeki “Kodamanlar” olarak bilinen elitler müthiş bir zenginliğe eriştiler.

Mobutu, doğduğu yer olan ülkenin kuzeyindeki Gbadolite’de kendisine büyük bir saray inşa ettirdi. Bu sarayın Avrupa seyahatlerinde kullanmak için sık sık Air France’ten kiraladığı süpersonik Concorde jetinin inebileceği büyüklükte bir de hava alanı vardı. Mobutu Avrupa’da şatolar satın aldı ve Belçika’nın başkenti Brüksel’de geniş araziler edindi.

Sanırım bu iki kısa alıntı bile kitabın son derece ilgi çekici olduğunu göstermeye yetiyor. Yüzyıllar önce yaşanan kimi durumların ve olayların günümüze ışık tuttuğu bir gerçek. Ulusların Düşüşünü, oldukça eleştirilmesine rağmen kesinlikle zaman kaybı olarak gördüğümü söyleyemem.

  • Kitabın adı: Aziz Nesin Soruşturmada Sorulara Yanıtlar-Belgeler
  • Yazarı: Aziz Nesin
  • Yayınevi: Nesin Yayınevi
  • Yayın yılı: 2016
  • Sayfa sayısı: 223

Aziz Nesin’in kendine has bir yazım üslubu, Türkçesi vardır. Bundan tam olarak neyi kastediyorum? Aslında onu daha önceden okumuş olanlar ne demek istediğimi hemen anlamıştır zaten. Eğer bir Aziz Nesin kitabını ilk kez okuyacaksanız şayet, biraz şaşıracaksınız demektir. Hatta ilk başlarda okuduklarınız size son derece tuhaf bile gelebilir. İçerikten ziyade kullanılan sözcüklerin yazım biçimleri nedeniyle…

Zira Nesin, kendine has kelimeler kullanır yazılarında. Bunlar Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre aslında hatalı sayılan yazımlardır. Ancak bu kullanım, bir çeşit “Aziz Nesince dil” oluşturur. “Aradabir, bibakıma, candarma, enaz, çukulata” ve daha onlarcası… Evet biliyorum bunların yazımları normalde böyle değil. Ama Aziz Nesin onları bu şekilde yazmayı tercih etmiş. Bu nedenle de kitaplarının en arkasında “Aziz Nesin’e Özgü Başlıca Yazım Biçimleri” başlığı altında, o kitapta yer alan bu tür kullanımlar toplu bir şekilde verilmiş oluyor.

Ben size “Aziz Nesin Soruşturmada” isimli kitabı önereceğim burada. Bu kitapta, adından da anlaşılacağı üzere, Aziz Nesin’in kendisiyle yapılan farklı söyleşilerde, röportaj yapanlara verdiği cevaplar var. Yani kitap soru cevap şeklinde. Aynı, İlber Ortaylı’nın üstte önerdiğim kitabında olduğu gibi.

Peki ne tür sorular var? Aziz Nesin’in kişilik özellikleri ile ilgili olanlardan tutun da, yazarın edebiyat, genel olarak sanata dair görüşlerine dek çok farklı konuda sorular sorulmuş. Yazar da bunlara detaylı bir şekilde örnekler de ekleyerek yanıt vermiş. Kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri de, bana göre, Aydınlar Dilekçesi Davasında yaptığı savunma. Bu savunma metni kitabın son bölümünde yer alıyor. Kitaptan şöyle bir alıntıyla bitireyim isterseniz:

Gün doğumunu seyretmek, bir bardak soğuk suyu içmenin tadı, Beethoven’ı dinlemenin beğenisi, Ermitaj Müzesini (Rusya’nın Saint Petersburg şehrindeki bir müze) gezmek, sevmek ve sevilmek, Tolstoy’u okumak, Goethe’yi tanımak, Shakespeare’i bilmek gibi bir yazın yapıtını okumak da dünya nimetlerinden birinin tadına varmaktır. Yazın da bir dünya nimetidir.

Ben bu dünyanın bir insanı olarak salt klasikleri değil, çağdaşlarım yazarların yapıtlarını okumamışsam, onların yarattığı dünya nimetlerinin kimisinden kendimi yoksun bırakmışım demektir. Bu yoksunluk o dünya nimetlerini yaratan yazarların değil, onlardan yararlanmasını bilemediğim için benim eksikliğimdir.

Çağdaşlarım Günter Grass’ı, Albert Camus’yü, Anna Seghers’i, Jean Paul Sartre’ı, Gabriel Garcia Marquez’i, Konstantin Paustovsky’i, Arthur Miller’ı ve daha yüzlerce yazarı okumamışsam, bulunduğum dünyayı tam yaşayamamışım, yaşadığım dünyanın nimetlerinden gereğince tat alamamışım demektir.

Evet, bu yazının da sonuna geldik. Hepinize bol kitap, daha çok bilgi ve daha fazla seyahatle dolu günler dileklerimle… Beğendiğiniz yazılarımı sosyal medya hesaplarınızda paylaşmayı unutmayın, sevgiler!

Not: Kitap fotoğrafları yayın evlerinin kendi sayfalarından alınmıştır.

 

2 Comments

  1. Ayşe S. 3 Mart 2020
    • Gezivita 4 Mart 2020

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.