Stefan Zweig ve Sürgün

Stefan Zweig ve Sürgün

Sürgün, her zaman bir marjinal olacağınız ve önceden belirlenmiş bir yolu izleyemediğiniz için, bir entelektüel olarak yaptığınız her şeyi kendi kendinize yapmanız gerektiği anlamına gelir.

Bu yazgıyı bir mahrumiyet, hayıflanılacak bir şey olarak değil de, bir tür özgürlük, her şeyi önünüze koyduğunuz belli bir amaç tarafından belirlenen, kendi kendinize oluşturduğunuz bir modele göre yaptığınız, hangi konu ilginizi çekiyorsa onunla uğraştığınız bir keşif süreci olarak yaşayabilirseniz, eşi benzeri olmayan bir haz alırsınız. (Edward Said, Entelektüel Sürgün Marjinal Yabancı, Çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2009)

Kimler sürgüne gitmemiştir ki şu koskoca dünya tarihinde? Çağının en büyük isimleri, nice dehalar, sanatçılar, yazarlar… Cicero, Nazım Hikmet, Seneca, Troçki, Machiavelli, Stefan Zweig… İsimleri burada saymakla bitmez.

Avusturya’nın dördüncü büyük şehri olan Salzburg’a gidenlerin aklında hep aynı kişi vardır mesela: Wolfgang Amadeus Mozart. Zira ünlü besteci hayata gözlerini burada açmış, buradaki devasa katedralde vaftiz edilmiştir.

Serenade In G Major K 525’ini her daim hayranlıkla dinlediğimiz Mozart’ın gönlümüzdeki yeri bambaşkadır elbette. Aynı, resmin usta ismi Rafaello gibi otuzlu yaşlarının ortasında hayata veda etmesi ne acıdır…

Salzburg Katedrali

Mozart Heykeli, Salzburg

Ancak Salzburg denilince benim aklıma gelen –aslında aklımdan hiç çıkmadığını lafı fazla dolandırmadan itiraf etmeliyim sanırım- bir isim daha var: “Stefan Zweig”

Avusturyalı yazar, 1881 yılında, Moritz ve Ida çiftinin ikinci çocukları olarak Viyana’da doğar. Ağabeyiyle birlikte henüz küçük yaşlardan başlayarak yabancı dil ve piyano dersleri alır. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrenir. Ancak Viyana’da doğmuş olmasına karşın, hayatının büyük ve oldukça önemli bir bölümünü Salzburg’da geçirir.

Ortasından geçen Salzach Nehrinin gürül gürül aktığı bu bereketli coğrafyada, şehrin en tepesinde yer alan Kapuzinerberg’de yaşamıştır uzunca bir süre. Zweig içinde uzun süre yaşadığı, kendi deyimiyle su, hava ve toprağın sonsuz uyumunu taşıyan şehri şöyle tanımlar:

Kent, kışı aylarca süren güzel düşlerle geçirir. Yaz geldiğinde ise uzun uykusundan uyanır ve Avrupa’nın en canlı kültür metropolü oluverir. Festival haftalarında Salzburg iki aylığına Richard Strauss’un, Bruno Walter’ın ve Max Reinhardt’ın asası altında müziğin, tiyatronun ve edebiyatın Avrupa’daki başkenti olur. (Stefan Zweig, Yolculuklar Üzerine, Çev. Ahmet Arpad, Everest Yayınları, İstanbul, 2011)

Salzach Nehri

İlham perisi, Avusturyalının başucundan hiç ayrılmaz bu kendine has atmosferde. Nehri, dar sokakları ve Mirabel Bahçeleri ile Salzburg, ona yazmak için ihtiyaç duyduğu enerjiyi, dinginliği ve huzuru fazlasıyla vermektedir. Şehrin Avrupa’nın ileri gelen kentlerine, kültür ve sanat çevrelerine olan yakınlığı da gözden kaçırılmaması gereken büyük bir avantajdır hiç şüphesiz.

Mirabel Bahçeleri

Salzburg

Zweig’in bahsettiği inziva, hem entelektüel hem coğrafi bir özellik taşıyordu. 1918’de Friderike (Zweig’in ilk eşi) ile birlikte İsviçre’den dönerken kısa bir tatil için Salzburg’a uğramışlardı. Savaş sonrası dönemde bile bir taşra kasabası olmaya devam eden Salzburg, etkileyici manzarasıyla sakin ve huzurlu bir yerdi.

Alplerin bitiş noktasında yer alıyor ve aynı zamanda Münih, Zürih ve Venedik’e kolay bir erişim imkânı sunuyordu. (Howard, M., Sachar, Avrupa’nın Katli 1918-1942 Siyasi Bir Tarih, Çev. Erdem Gökyaran, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017)

Mesleğinin yanı sıra tam bir seyahat aşığıdır Zweig. İlk yurt dışı seyahatini 1900 yılında gerçekleştirir. Gezmek, en önemli hobilerinin başında yer almaktadır. Yolculuklar hakkında ise şöyle yazar:

Peki ya yolculuklar? Yolculuk etmesini unuttunuz mu yoksa? Ben unutmadım, gerçekten, ruhum öylesine huzursuz ki, her an bir yerlere gidebilirim. Her şeyi görmeli, her şeyin tadını çıkarmalıyım! Yaşlanmaktan korkuyorum, günün birinde yorulacağımdan, tembelleşeceğimden ve yolculuk edemeyeceğimden çok korkuyorum.

Roma

Roma İspanyol Merdivenleri

Budva, Karadağ

Brüksel

Stockholm

Ancak seyahatlerinin çoğu, özellikle 1935 yılından sonra zorunlu bir göçten farksız hale gelir onun için. Çünkü bir süre sonra mecburi istikametler hayatında daha fazla yer işgal etmeye başlar.

1936 yazına gelindiğinde, Alman yayıncısı Anton Kippenberg, artan Nazi baskısı nedeniyle artık kitaplarını basamaz hale gelir. Döneminin dünyaca ünlü yazarı, artık bambaşka bir maceraya sürüklenecektir. Ve gezmeyi çok seven iflah olmaz bu hümanist, yine hayatın son derece garip bir cilvesi olarak, kısa bir süre sonra Haymatlos* durumuna bile düşer.

Belki de bizim gerçek kaderimiz ebedi olarak yolda olmaktır, hiç durmadan nostaljiyle pişman olan ve arzulayan, dinlenmeye susamış ve hiç durmadan başıboş yola koyulan. Kutsal olan bir şey varsa, o da nereye vardığınızı bilmediğimiz fakat inatla izlediğimiz yoldur, tıpkı karanlık ve tehlikeler arasında bizi neyin beklediğini bilmediğimiz şu andaki yürüyüşümüz gibi.

Stefan Zweig

Bundan sonra hep sürgündedir, hep yolda. Yeni insanlar, yeni şehirler, mecburi vedalar… Edward Said, Stefan Zweig’ın ölümünden yıllar sonra yazacağı Entelektüel isimli yapıtında, adlı adınca yazmamış da olsa, kelime kelimesine ondan bahsetmekte, onu tarif etmektedir sanki.

Zira entelektüel, mümkün olduğunca geniş bir halk kesimine seslenen, düzenin çıkarını gözetmeyen, herhangi bir birey veya partiye yakınlık duymayan ve belki de hepsinden önemlisi şovenist milliyetçilikleri, şirketleşmiş düşünceleri, sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet imtiyazlarını sorgulayan kişidir Said’e göre. Entelektüel, Stefan Zweig’in ta kendisidir!

Yazarın, çıkan iki dünya savaşı nedeniyle zaten çalkantılı olan yaşantısında bin bir zorlukla mücadele ederken, bir yandan da en önemli eserlerini yazabilmeyi başarmış olması, değerini bir parça olsun anlamaya yeter de artar.

Elimde henüz bitirdiğim bir kitap duruyor: Karanlıktan Önceki Yaz. Alman yazar Volker Widermann imzalı bu kitap, 1936 yılında, aynı Zweig gibi mecburi sürgünle bir araya gelen yazarların Belçika’nın Oostende kasabasında kesişen hayatlarının izini sürüyor.

Karanlıktan Önceki Yaz

Sevgilisi Lotte ile beraber geldiği deniz kıyısındaki bu küçük ama şirin kent de, yazınına en az Salzburg kadar hissedilir derecede olumlu bir etki yapar Zweig’in. Stefan Zweig okur, okur, daha çok okur. Çalışmalarına durmaksızın devam eder.

Ve sonra yazar, yazar, durmaksızın, daha çok yazar. Asistanı ve sonradan sevgilisi olacak Lotte ile gece yarılarına kadar çalışır. Marcel Proust’un çalışma biçimini tanımlarken, -belki de istemeden de olsa- aslında tam da kendisini tarif etmektedir:

…onu ötekilerden ayıran tek bir özelliği vardır: Her akşam eve dönüp yatağa girdikten sonra, her zamanki uykusuzluğu başladığında, gözlemledikleri, gördükleri ve duydukları üzerine sayfalarca not tutar. Zamanla bu kâğıtlar, dosyalar içerisinde korunan yığınlara dönüşür.

Görünüşte kralın sarayında basit bir saraylıdan başka bir şey olmayan Saint Simon’un aslında gizliden gizliye bütün bir dönemin tasvirini ve yargıçlığını yapması gibi, Marcel Proust da tout Paris’ye ait ne kadar sudan ayrıntı varsa, notlar, düşünceler ve taslaklar halinde kağıda geçirir; amaç, günün birinde bütün bunları belki de kalıcı bir şeye dönüştürebilmektir. (Stefan Zweig, Yarının Tarihi, Çev. Ahmet Cemal, Can Yayınları, İstanbul, 2015)

Son yapıtlarından biri olan Dünün Dünyası’nın girişinde Zweig, kendi öz yaşam öyküsünü başkalarına anlatmayı arzu edecek kadar önemsemediğini söylese de, harikulade bir yapıttır bu mesela.

Yaklaşık beş yüz sayfalık bu otobiyografide, Stefan Zweig’le birlikte aynı havayı teneffüs edersiniz. Kâh Viyana Burg Tiyatrosunda, kâh Viyana Opera binasında bir galada bulursunuz kendinizi. Ya da meşhur bulvar kafelerinin birinde sanat haberleriyle dolu gazetelerin sayfalarını karıştırırken…

Dünün Dünyası

Çevirmen Ayda Yörükan, Doğu Batı Yayınları tarafından basılan Üç Büyük Usta kitabının önsözünde şöyle yazar:

O zamanın Avusturya’sı ve Viyana’sı, müziğin, plastik sanatların yanında, ünlü fizikçi filozofların, Ernst Mach’ın, kendilerine mantıkçı pozitivist diyen “Viyana Çevresi” filozoflarının, Richard Von Mises’in, Wittgenstein’ın ve Karl Popper’ın; sosyal bilimler alanında Karl Manger, Friedrich von Wieser, Ludwig von Mises, Schumpeter ve Schlesinger gibi iktisatçıların, Ludwig Gumplowicz, Othmar Spann, Hans Kelsen, Alfred Schutz ve Felix Kaufmann gibi sistemlerini felsefi bir temele dayandıran çok yönlü hukukçu ve sosyologların; kültür antropolojisinde Richard Thurnwald’ın, kültür çevresi incelemeleriyle tanınan Wilhelm Schmidt’in ve Wilhelm Koppers’in yaşayıp faaliyet gösterdiği yerdir. Fikirleriyle bütün dünyayı etkilemiş olan böyle bir çevrenin, hiç şüphesiz Zweig’ın gelişmesinde de büyük bir payı olacaktır.

Stefan Zweig, evrensel düşünceye hizmet eden, milliyeti fark etmeksizin okuyan herkesin ortak bir duygudaşlık paylaştığı yazıları, kişilerin adeta yaşamlarına nüfuz ederek yarattığı biyografileri ile ünlüdür. Ancak o her şeyden öte, dünya yazınına armağan ettiği sayısız eseriyle, ölümsüz gerçek bir entelektüeldir aslında.

Yine geçenlerde seyrettiğim, Türkçeye Şafak Sökmeden ismiyle çevrilen, Stefan Zweig: Farewell to Europe isimli filmi de, izlemek için bir kenara not edebilirsiniz.

Stefan Zweig’i bugüne dek okumadıysanız, artık daha fazla geç kalmayın!

*Haymatlos: Hiçbir devletin yurttaşı olmayan kimse, vatansızlık durumu.

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.