Yazılarım Neden Çok Uzun?

Herkese merhaba.

Covid 19 salgın sürecinde, Türkiye’de 2020 yılının haziran ayının başından itibaren hafif bir normalleşme başladı. Bu çerçevede yasaklar ve kısıtlamalar gevşetildi. Her şey bütünüyle eskisi gibi olmasa da, kamu sektöründe çalışanlar başta olmak üzere insanların bir kısmı işlerine geri döndü. Hatırlayacağınız gibi ben de bu süreçte “Corona Günlükleri” başlığı altında farklı konularda içerikler paylaşmıştım sizinle. O yazılarımın her biri, birbirinden bağımsız şekilde farklı bir konuya temas ediyordu. (O yazıların ilkine buradan ulaşabilirsiniz: Corona Günlükleri 1. Bölüm)

Bu yazımda ise bu blogla ilgili bugüne dek aldığım en genel eleştirilerden birine yanıt vermek istiyorum. Belki de bu konuda yazmakta geç bile kaldım aslında… Ama ne demişler: Geç olsun, güç olmasın.

“Yazıların güzel ama çok uzun” “Yine uzun bir yazı yazmışsın” “Biraz daha kısa yazarsan okuyan kişi sayısı artar” “Kısa yaz ki herkes rahatça okusun” “Vaktim olmadığı için yazılarına bakamıyorum” “Upuzun bir yazı görünce okumaktan hemen vazgeçiyorum”

Bu ve buna benzer cümleleri çok fazla duyuyorum. Zaten bu, blogu açtıktan (2016) bugüne gelinceye dek en çok aldığım eleştiri oldu diyebilirim. Eleştirileri asla göz ardı etmiyorum. Yapıcı her eleştirinin başımın üstünde yeri var. Ancak bu tezlere karşı tezler geliştirmek durumundayım. Çünkü birazdan açıklayacağım gibi, bu tezler aslında fazlasıyla “öznel”

Bir defa en başa, bu blogun kurulduğu günlere dönmem gerekiyor bu noktada. Benim bu blogu açarken öncelikli amacım seyahat ile ilgili konularda insanlara yol göstermekti. Ancak burayı kişisel bir blog olarak tanımladığım için (Bakınız: Gezivita) seyahat dışı konulara da yer verdim. Fakat hangi konuda yazarsam yazayım, aslında tek bir hedefim vardı: Fayda yaratmak.

Yani okuyucuya bir değer, bir bilgi, bir düşünce, bir görüş, bir bakış açısı sunabilmek. Yazdığım şey şayet bir seyahat yazısı ise bir yerle ilgili önemli olduğunu düşündüğüm bir bilgi kırıntısı paylaşmak, seyahat dışındaysa kişilere farklı bir bakış açısı kazandırabilmek istedim. (Örneğin bakınız: George Floyd ve Körelen Vicdanlar) Bunu da gerçekten hakkıyla yapmaya çalıştım. Bu nedenle yazılarımı yazarken uzun yazmak veya kısa tutmak gibi kaygılarım hiç olmadı. Bazı yazılarımı oturup 20-25 dakika içerisinde yazarken, bazılarını planlayıp yazmak günler sürdü mesela.

Dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır zaten. Her bir yazının en altında “son güncellenme tarihi” var. Ben 2016 yılında yazdığım ilk yazıdan başlayarak neredeyse her bir yazıyı, zaman zaman ihtiyaca ve değişen şartlara göre güncellemeye çalışıyorum. Eklemeler veya çıkarmalar yapıyorum. Bu nedenle, “çok yazı yayınlamak” gibi bir kaygı da taşımadım hiçbir zaman. Benim önceliğim her zaman nicelikten ziyade nitelikti.

Üstelik yine yakından takip edenlerin bildiği gibi (eyvah bu yazı da yine biraz uzun olacak sanırım!) bu blogun her şeyini tek başıma ben yapıyorum. Yazı hazırlamak, video yapmak, resim eklemek, ayarları düzeltmek, yazıları güncellemek gibi işler, bir kişinin altından kalkamayacağı kadar güç. Teknik nedenlerin yanı sıra, bütün bunları yapmak gerçekten çok fazla zaman alıyor. Ancak buna rağmen bir blog yazmak ve onu sürdürmek keyifli bir iş. Çünkü üstte söylediğim gibi, olumsuz eleştiriler olmasına rağmen görüyorum ki, blogum fayda yaratma amacına üstelik fazlasıyla ulaşıyor. Bunu nereden anladığıma yazının sonunda geleceğim.

Tekrar yazıların uzunluğu meselesine dönelim… Üzülerek ifade etmeliyim ki, ismine seyahat blogu denen birçok mecra, 400-500 kelimeden oluşan “Gezi Yazıları” veya “Gezi Notları” ile dolu… Bunu en iyi bilenlerden biri benim, çünkü bu blogu açmadan önce girmediğim blog, bakmadığım seyahat sitesi kalmamıştı. Seyahatlerim öncesinde nitelikli ve gerçekten doyurucu bilgi bulabilmek adına oradan oraya koşturup durdum… Birçoğu, millet olarak çok sevdiğimiz kopyala-yapıştır tekniği ile hazırlanmış, kısa kısa içeriklerden oluşan bu yazılar hızlı bir biçimde okunuyordu mesela. Peki, 1-2 dakikayı aşmayan bu yazıları okuma neticesinde insan ne öğreniyordu?  Ne yazık ki koskoca bir hiç…

Google’da “Amsterdam gezi notları” diye aratıp girdiğim seyahat blogundaki örnek bir içerik, Amsterdam gezilecek yerler listesi adı altında 8-10 yer sıralamıştı alt alta. Oysa mesela benim burada hazırladığım Amsterdam gezi notları yazısı yaklaşık 5000 kelimeden oluşuyor. (Yazı için bakınız: Amsterdam Gezi Rehberi 1. Bölüm)

Bu, elbette uzun bir yazının sırf uzun olduğu için çok kaliteli olduğunu kanıtlamıyor. Ancak üstteki zayıf içeriklere ayrılacak 2-3 dakika yerine, bu yazıyı sindirerek okumak için ayrılacak 15-20 dakika, eminim ki bu yazıyı okuyana ötekine kıyasla çok daha doyurucu bir bilgi verecektir. Deyim yerindeyse okuduğuna, harcadığı zamana değecektir. Çünkü bu türden bir yazı, işe yarayabilecek ayrıntılar, değişik ve her yerde rastlanmayacak türden yorumlarla dolu oluyor genelde. (Yoksa 4000-5000 kelime tutan bir yazıda başka ne yazabilirim ki?)

Ukrayna Tren Yolculuğu isimli yazım mesela, en çok yorum alanlardan biri oldu şu ana dek. Ukrayna’da şehirler arası tren biletinin nasıl alınacağını, bildiğim en ince ayrıntısına kadar, herkesin anlayabileceği bir şekilde yazmaya çalıştım. Örneğin aynı konulu, üstte bahsettiğim türden bloglarda yer alan bir yazı, sadece biletin hangi siteden alınacağını söyleyen ve birkaç cümle ile bunu tamamlayan bir metin ile sınırlı kalırken, ben adım adım nelerin yapılması gerektiğini tek tek örnek vererek ve her bir adımı da resim ekleyerek açıkladım. O yazıyı o şekilde hazırlamak gerçekten bir hayli vaktimi aldı.

2020 yılının ocak sonunda Kazakistan’a gittim örneğin. Gitmeden hemen önce, Kazakistan’dan Kırgızistan’a kara yolu ile nasıl geçildiği hakkında bir yazı arıyordum. Almatı’ya (Kazakistan) kadar gitmişken, Bişkek’e de (Kırgızistan) geçsem mi acaba diye düşünmüştüm kendi kendime. Bütün aramalarıma rağmen bu konuda internette doyurucu bir içerik bulamadım. Evet örneğin “Almatı Bişkek arası ulaşım” başlıklı yazılar vardı ancak bunlar benim istediğim şekilde detaylı değildi. Aşırı yüzeyseldi. (Ve tahmin edeceğiniz üzere çok kısaydı.)

Hatta bu türden yazıların bir kısmının buralara hiç gitmeyenler tarafından yazıldığına bahse girebilirim. Ben mesela bu blogta seyahat ile ilgili yazılarda kendi deneyimim olmayan bir şeyi mümkün mertebe yazmamaya çalışıyorum. “Bir arkadaşım ekolü” bana pek sağlıklı gelmiyor çünkü. Bu da, bu blogla ilgili bir başka detay mesela…

Hal böyle olunca, döndükten sonra oturdum ve en ince ayrıntısına dek “Almatı Bişkek Arası Ulaşım” başlıklı yazıyı yazdım. (Bakınız: Almatı Bişkek Arası Ulaşım) Şunu çok iyi biliyorum ki, bu yazı okuyana gerçekten bir şeyler öğretiyor. Evet belki muadillerine göre bir parça uzun. Ancak neticede gerçekten bir işe yarıyor.

Bana en çok sorulan sorulardan biri şu mesela: Nasıl geziyorsun? Gezi planlamalarını nasıl yapıyorsun? Etrafıma sürekli “Ucuz seyahat aslında mümkün” dediğim için bunun detayları da soruluyor doğal olarak. Ben de bu nedenle oturdum ve hiç üşenmeden kendi seyahat planımı nasıl yaptığımı en ince ayrıntısına kadar, somut örnekler vererek yazdım. (Yazı burada: Nasıl Geziyorum? (1.Bölüm)

Ben bu yazıyı yazdıktan sonra, bana artık benzer bir soru gelince insanlarla bu linki paylaşmaya başladım doğal olarak. Ancak aldığım tepkiyi yine tahmin edersiniz sanıyorum: “İyi ama bu yazı çok uzun!” 🙂 İyi ya işte, sandığın gibi öyle oturduğum yerden bu kadar ucuza ve rahatça gezmiyorum, bu iş uzun soluklu, ciddi bir plan ve program işi. Bu da onu gösteriyor zaten. İnstagram’da görülen o tekil seyahat ve gezi fotoğrafları buz dağının sadece görünen yüzü… Bir de görünmeyen -asıl büyük- kısmı var.

Uzun yazıyorum çünkü Amsterdam’ı ziyaret edecek birinin mutlaka Rembrandt hakkında bilgi sahibi olması gerektiğine inanıyorum. Uzun yazıyorum çünkü Amsterdam gezilecek yerler listesi içinde herkesin mutlaka yer verdiği Rijksmuseum içindeki Gece Devriyesi tablosunu anlayabilmek için, Rembrandt’ın hayat hikayesini daha yakından bilmek gerektiğine inanıyorum.

Uzun yazıyorum çünkü Barcelona’da her yıl milyonlarca ziyaretçi çeken Park Guell’in, Casa Milla’nın tarihini anlamak için bunların mimari olan Antoni Gaudi hakkında mutlaka bilgi sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum. Uzun yazıyorum çünkü Salzburg’u görmeye giden birinin gezisinden daha fazla tat alabilmesi için Mozart ve Stefan Zweig hakkında en azından bir iki parça bilgi kırıntısına sahip olması gerektiğini biliyorum. Uzun yazıyorum çünkü İngiltere vizesinin çok zor verildiğini herkesin belirtmesine rağmen bunun arka planındaki tarihsel geçmişi ve bu durumun nedenlerini tek tek ayrıntılı bir biçimde açıklamaya çalışıyorum. (Bakınız: İngiltere Vizesi Almak Neden Bu Kadar Zor?)

Uzun yazıyorum çünkü -özellikle de seyahat dışı konularda- yazdığım bir yazıyı okuyan kişinin kafasında bir şeyler canlandırmak istiyorum. Bir şimşek çarpsın, olayları farklı yönleriyle görsün, bir de o şekilde yeniden değerlendirsin istiyorum. Bu yüzden yazının içinde geçen kavramları herkesin anlayabileceği bir dille açıklayıp tarif etmeye çalışıyorum. (Bir örnek olarak Covid 19 ile ilgili yazdığım “Evde Kal” başlıklı yazıya bakabilirsiniz: #Evde Kal?)

Uzun yazıyorum çünkü okuyanlar kendini biraz zorlasın, alışık olduğu düşünce kalıplarından kurtulsun, farklı bir uzama, anlama ve yorumlama alanlarına doğru yolculuğa çıksın istiyorum. Fatmagül Berktay’ın çok güzel bir ifadesi var, burada onu anmak isterim. “Sağlıklı bir kendinden kuşku duyma” diyor Berktay. Ne kadar güzel bir ifade öyle değil mi?

Şimdi tekrar yazının girişine dönüyorum. Demek ki benim blogum bu anlamda amacına yeterince ulaşmış vaziyette. Demek ki yazılarım gerçekten okuyana “bir şeyler” vermiş/veriyor. Bunu da, gerek İnstagram mesajlarından, gerek bana atılan maillerden gerekse yazı altlarındaki yorumlardan anlıyorum. Bu da beni fazlasıyla mutlu ediyor. Bunun dışında, yazının girişinde bahsettiğim türden olumsuz yorumlar, kişilerin kendi durumlarından kaynaklanan subjektif nedenlere dayalı daha çok… Aslında buna da pek kızmıyorum çünkü kapitalist sistem en değerli şey olan zamanımızı fazlasıyla tüketiyor ve iş dışında kendimize ayıracağımız o kısıtlı zaman diliminde herkes daima “hap bilgi” peşinde koşuyor.

Herkes her şeyi ayağına ve bir anda istiyor. Üstelik insanlar aklındaki spesifik soru(n) her neyse, direk bunun cevabını bekliyor/arıyor. Bu yüzden, örneğin Stockholm gezi rehberi içinde, aslında cevabı olan bir soru, yorum olarak yazının altında tekrar sorulabiliyor. Çünkü o yazım gerçekten de okunmak için fazlasıyla uzun. Ve yazıyı hiç okumadan direk soru sormak daha kolay ve kestirme bir yol…

Gülten Akın bir şiirinde şöyle diyordu: “Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya.” Bunu biraz değiştirerek kendi gezivita seyahat bloguna uygularsam, ben de şöyle diyebilirim: “Ah kimselerin vakti yok, durup uzun -ama aslında işe yarayan bu değerli- yazılarımı okumaya.”

Bu “hap bilgi” arayışını yıllardır öğretim görevlisi olarak çalıştığım üniversitelerde, öğrenciler arasında da sıkça görüyorum. Bana fazlasıyla yabancı bir olgu değil. Kimse konuları anlamaya, metinleri okumaya, onların içine girmeye, düşüncenin sihirli dehlizlerinde dolaşmaya ve bu sayede sindire sindire öğrenmeye yanaşmıyor. Herkes hemen, derhal ve şimdi “sınavda çıkacak soruları istiyor!”

Facebook’taki seyahat gruplarına üyeyseniz mutlaka denk gelmişsinizdir. Başlık açanların soruları birbirine çok benzer oluyor genelde. Mesela bir şey sormak için başlık açan birinin sorduğu sorunun neredeyse tıpatıp aynısı biraz altta çoktan sorulmuş durumda. Ancak çoğu kez kimse bunu test etmek için böyle bir araştırmaya girmiyor. Sayfayı az aşağı indirip yazılanlara şöyle bir göz ucuyla da olsa bakmıyor. Böylece alt alta her bir başlık, birbirinin kopyası olan sorularla dolu oluyor. Ondan sonra da bu grupların yöneticileri bu yazıları silince kızılca kıyamet kopuyor.

İngiliz sanat eleştirmeni Clive Bell şöyle yazar:

Eğer öğretmenler, hayatın biraz para kazanmaktan ve durmadan çalışmaktan daha iyi şeyler sunmuyor gibi görünmesine karşılık, öğrencilerinin isterlerse hayattan seçkin hazlar çıkarabilecekleri konusundaki basit gerçeği kavramalarına yardım ediyorlarsa, eğer öğretmenler sevimli bir odada yalnız başına oturup, uyanık ve iyi bir öğretimin tezgahından geçmiş bilgi dolu bir kafa ile kitap okumanın, yatlara ve yarış atlarına sahip olmaktan daha büyük bir haz sağladığını anlatmakta başarı sağlıyorlarsa, güzel bir tablodan ya da Mozart’ın Quartetlerini dinlerken duyulan hazzın bir yudum şampanyanın verdiği hazdan daha derin olduğunu öğretebiliyorlarsa, işte ancak o zaman öğretmenler insanlığın temel sorununu çözmüş olurlar.

Kaynak: Clive Bell, “Değer Duygusu”, Çev. Hilmi Yavuz, Düşüncenin Toprağı Türk ve Dünya Yazınından Denemeler, Der. Emin Özdemir, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1990, s. 62-63

İşte ben, hem bugüne dek öğretim görevlisi olarak çalıştığım farklı okullarda, hem de yazılarımı paylaştığım burada tam da bunu yapmaya çalışıyorum aslında. Biraz da bu nedenle, açılmasının üzerinden dört sene geçmesine rağmen bu blogta, 400-500 kelimeden oluşan yüzlerce yazı yok. Bunların yerine uzun ama okuyucu için gerçekten dolu olduğunu düşündüğüm içerikler var. Bu hayli “uzun yazıyı” buraya kadar sabrederek okuyan herkese çok teşekkür ediyorum!

Okumak isteyenler için birkaç yazım da burada:

Sevgiler.

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.