Prof. Dr. Mustafa Ülgen’in Anısına
Etiler’deki muayenehanesine ilk kez kaç yılında girdiğimi tam olarak anımsamıyorum. Ancak eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, yıl muhtemelen 1995 olmalı.
İlkokul beşinci sınıftaydım. Dürüst olmak gerekirse, ağız ve diş bakımı hakkında o dönemde hemen hiçbir farkındalığım yoktu. Nasıl olsun ki?
11-12 yaşlarında, tek derdi ve tasası mahalledeki arkadaşlarıyla bir futbol topunun peşinden durmaksızın koşturmak olan bir çocuktum o dönem.
Yolum bir şekilde Mustafa Ülgen ile kesişmişti. Çünkü dişlerim gerçekten çok çarpıktı. Arkadaşlarım arasında zaman zaman “tavşan dişli” olarak çağrılan bir çocuktum.
Ortodonti denince Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri olan, duayen Prof. Dr. Mustafa Ülgen’den bahsediyorum. Diş hekimliği camiasında herkesin tanıdığı, sevdiği, saygı duyduğu bir isim.
Aile dostumuz olan, bir başka diş hekiminin bizi Mustafa Ülgen’e yönlendirdiğini hatırlıyorum hayal meyal. Biz kendimiz araştırıp bulmamıştık yani.
Ve o gün, Nispetiye Caddesinde yer alan muayenehaneye adımımı ilk attığımda, karşıma çıkan bu hekimin hayatımda derin izler bırakacak bir insan olduğundan elbette hiç haberim yoktu. Dedim ya, çocuktum, çok küçüktüm.
Tedavim sırasında geçen yıllar boyunca Mustafa Ülgen’i daha yakından tanıma şansım oldu. Ben de bu arada yaşça büyüyor ve olgunlaşıyordum.
O dönem boyum yaşıtlarımdan bir hayli kısa olduğu için, ara sıra bununla ilgili yorum yapar, ileride “dev” gibi koskoca bir adam olacağımı, boyumun kimsenin beklemeyeceği ölçüde bir anda uzayacağını söylerdi.
Yıllar sonra haklı çıktı. Liseye kadar minicik bir çocuk görüntüsündeyken, lise ikinci sınıfta bir anda boy atmıştım.
Mustafa Ülgen Anısına
Tedavi için koltukta otururken, arada sırada annemlerin yanında onlara da duyurmamaya çalışarak, “Sigara içiyor musun?” diye sorardı kulağıma eğilerek. Dişleri en çok sarartan şeylerin çay, kahve ve sigara olduğunu çok küçük yaşlarda ondan öğrendim.
Mustafa Ülgen, hem insan hem de bir hekim olarak tek kelimeyle harikaydı.
Dostça yaklaşımı, samimiyeti ve aktardığı bilgiler, dişçi koltuğundan pek hoşlanmayan benim gibi bir çocuğu bile kolayca yumuşatmıştı. Belki de bundan sebep, yıllarca o koltuğa hiç ürkmeden oturmaya alışmıştım.
Çok sonraları, bizi yönlendirdiği başka bir hekime, ikisi tamamen gömülü yirmilik diş çekimlerine bile güle oynaya gitmiştim.
Ancak mesleki açıdan kolay bir karakter değildi Mustafa Ülgen. Bunu kesinlikle olumsuz manada söylemiyorum. Tam tersine.
Her şeyden önce son derece disiplinliydi. Yaptığı işine ve hastalarına saygısı sonsuzdu. Ama aynı şeyi karşı taraftan da bekliyordu. Yani bu çift taraflı bir ilişkiydi.
Onu özel kılan ve çoğu kişi için zorlayıcı olan yönü buydu. Çünkü Türkiye’de işler pek böyle ilerlemiyor.
Ve hepsinden önemlisi, bu işi sadece para için yapmıyordu. Bunu, tüm uyarılarına rağmen ağız ve diş sağlığım konusunda yeterince göstermediğim özenden dolayı beni defalarca haşlamasından anlayabiliyordum.
Bir başkası olsa belki bu kadar önemsemez, “Ben aldığım paraya bakarım” diye geçiştirebilirdi. Öyle yapmadı.
İyi ki de yapmamış. Yediğim tüm fırçalar etkisini gösterdi. Zaten kendisi de bendeki bu değişimi ve gelişimi defalarca belirtti.
Herkes için ayırdığı hasta kartları vardı. Oraya hemen her gidişimde tedavi sürecinde yaşananları tek tek not alırdı.
O kağıda şimdi bakma şansımız olsaydı, gittiğim ilk günün tarihine de ulaşabilirdik.
İşte o gün bugündür, yani çocukluktan bu yana, ağız ve diş sağlığının, bakımının önemine çok ama gerçekten çok dikkat ederim.
Bana bunu aşılayan kişi Prof. Dr. Mustafa Ülgen’dir.
Mustafa Ülgen Anısına
1998 yılında dişlerime tel takıldı. Ortaokuldaydım.

Bir çocuk olarak, dişlerime tellerin takılması ve ondan sonraki tedavi süreçleri hayli zor geçti. Çünkü benim alt ve üst çene ile ilgili sorunlarım da vardı.
Dişlerimin üzerinde tel olduğu için her öğünden sonra mutlaka dişlerimi fırçalamak zorundaydım. Evet her öğün.
“Öğün arasında dondurma mı yedin? Yine hemen dişlerini fırçalıyorsun!” derdi.
Sonsuz hareketin, koşuşturmanın, saklambacın, mahalle maçlarının ama daha da önemlisi jelibonların, çikolataların, şekerlemelerin olduğu bir çağda, yani çocuklukta bu duruma ayak uydurmak kolay olmadı benim için.
Diş fırçamı ve macunu yanımda taşıdığımı hatırlıyorum.
Şekersiz kola içmeye de, daha orta okuldayken onun sayesinde alıştım mesela. Kola içeceksen Pepsi Max iç demişti. Pepsi Max ile de onun sayesinde tanıştım.
Tedavi süreciyle ilgili daha fazla detaya girmek istemiyorum çünkü bu yazı benimle değil Mustafa Ülgen ile ilgili.
Az önce dedim ya, sadece para için yapmıyordu işini. Tellerin takılmasından önce bana söyledikleri hala kulağımdan gitmez.
Tedavi sürecinin son derece zorlu olacağını, ağız bakımının çok önemli olduğunu, kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiğini ve eğer söylediklerine dikkat etmezsem yaptığı her şeyin bir anda çöpe gidebileceğini anlatmış ve şöyle eklemişti:
Yemek yemek veya çiğnemek için dişlerimizin olması yeterlidir. Çarpık dişlerle de hayatımızı gayet normal bir şekilde sürdürebiliriz.
Yani bu tedaviye eğer bu zorlu yolculuğu kabul ediyorsan başlayacağız. Yoksa hiç başlamayalım. Hem senin parana hem benim zamanıma ve emeğime yazık.
“Dişlerinde tel varken bakımını düzgün bir şekilde yapmazsan, dişin çürüme riski çok daha fazladır” diye defalarca tembihledi.
Dediklerini harfiyen uyguladım. Her şey bittiğinde bambaşka bir ağzım vardı.
Mustafa Ülgen’e gerçekten şükran borçluydum. Bugün bile herkes ne kadar güzel dişlerimin olduğunu söyler.
Ancak yine Mustafa Ülgen bana şöyle demişti: “Bu başarının %30’u benim, geri kalan %70 sana ait.”
Böyle de alçakgönüllü, kibar ve naif bir insandı.
Mustafa Ülgen Anısına
Tedavi bittikten sonra rutin kontrollerde görüşmeye başlamıştık. Artık üniversitedeydim. Birkaç senede bir Etiler’e, muayenehaneye giderdim.
Tam olarak en son ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum. Herhalde pandemi öncesinde olacak.
2025 yılının ortasında bir gün tesadüfen Etiler’e yolum düştüğünde kendisini ziyaret etmek için muayenehanenin olduğu sokağa girdim. Demek gerçekten uzunca bir süredir gitmemişim ki, apartmanı bulmakta biraz zorlandım.
Kendisine bir teşekkür etmek, halini ve hatırını sormak istiyordum. Bir teşekkür ziyareti olacaktı yani.
Belki bir fotoğraf da çekilirdik hatta. Malum, tedavi zamanlarında kameralı cep telefonları falan yoktu.
Hatta yukarıda birkaç örneğini gördüğünüz gibi, kendisine ait antetli kağıtta muayenehanenin telefonu yazar sadece.

Prof. Dr. Mustafa Ülgen
Neyse. Kapıyı çaldım ama açan olmadı. Kendisini görmeden dönmek istemiyordum bunca yıldan sonra.
Hemen apartman görevlisini bularak Prof. Dr. Mustafa Ülgen’i aradığımı söyledim.
Bir süre önce çalışmayı bıraktığını, biraz rahatsız olduğunu söyledi. Göremediğim için çok üzülerek ayrıldım.
Ve bundan birkaç gün önce yine meraktan Google’da yaptığım arama sonucunda acı haberle karşılaştım.
Prof. Dr. Mustafa Ülgen benim Etiler’deki muayenehaneye gidişimden aylar sonra, 2025 yılının aralık ayında aramızdan ayrılmış.
Yukarıda dedim ya, gerçekten alçakgönüllü ve naif bir insandı. Hayatıma çok önemli bir çağda, ben daha çocukken dokunmuştu. Hem mesleki hem de insani açıdan.
Eminim, beni daha çocukluktan tanıyan biri olarak, o hep söylediği gibi kocaman bir adam olmuş, Uluslararası İlişkiler alanında doktorasını tamamlamış bir yetişkin olarak karşısında görse çok sevinirdi.
Ve elbette dişlerime hala onun öğrettiği şekilde baktığımı görse daha da mutlu olurdu.
Türkiye çok büyük bir değerini kaybetti. İyi ki onu tanımışım.
Bu yazıyı Prof. Dr. Mustafa Ülgen’in anısına yazmak istedim.
Gerçekten çok üzgünüm.
Ruhu şad olsun.










