Rotasız Seyyah

Rotasız Seyyah

Herkese merhaba!

Rotasız Seyyahı, Facebook gezi sayfaları arasında mekik dokurken tesadüfen keşfetmiştim. Sanıyorum bundan iki, iki buçuk yıl kadar önceydi. O günden beri düzenli olarak takip ediyorum. Üstelik başlarda şimdiki kadar tanınmıyordu. Artık Türkiye çapında iyice bilinir oldu.

Rotasız Seyyah Kimdir?

Rotasız Seyyah Mehmet Samsunlu. 1982 doğumlu. Alelade hayatından sıkılıp, bir süre sonra freelance fotoğrafçılığa başlıyor ve dünyayı gezmeye karar veriyor. Avrupa turu olarak başlayan gezisinde, Amerika kıtası ve Asya derken onlarca farklı ülkeyi gezdi.

Rotasız Seyyahın özellikle Güney Amerika maceraları nefes kesici. Ne kadar yavan, rutin, alışkanlıklara bağlı olarak yaşadığımızı ve aslında kendimiz olmadığımızı hatırlatıyor her defasında. Bu yüzden çok seviyorum zaten onun sayfasını ve paylaşımlarını.

Türk insanının en büyük sorunlarından biri tartışmasız kıskançlık. Herkes birbirini kıskanıyor. Aslında bu yüzden hiç kimse tam anlamıyla mutlu olamıyor. Hristiyanlıktaki yedi ölümcül günahtan biri olan kıskançlık hakkında, henüz bitirdiğim Alberto Manguel’in Bütün İnsanlar Yalancıdır kitabından bir alıntı yapayım:

Derler ki, Oscar Wilde’ın katıldığı bir akşam yemeğinde misafirler edebi kıskançlık konusu üzerine tartışır. Wilde o an şu hikayeyi uyduruverir: Şeytan, iblislerine münzevi bir azizi ayartmasını buyurur. İblisler ellerinden geleni yapar ama gel gelelim ne en leziz lokmalar ne afet gibi kadınlar ne muazzam servetler münzeviyi adanmışlığından koparır.

Şeytan sabırsızlık içinde yamaklarına, “Bu iş böyle yapılmaz, izleyin de öğrenin” der ve azize yaklaşarak kulağına fısıldar: “Kardeşin İskenderiye’nin başpiskoposluğuna getirildi.” Birdenbire, ihtiyarın yüzünde kıskançlıkla dolu bir öfke ifadesi belirir. (Alberto Manguel, Bütün İnsanlar Yalancıdır, Çev. Saliha Nilüfer, Yapı Kredi Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 104)

Rotasız Seyyahın bir süre önce Facebook sayfasında paylaştığı Central Park videosunda (Video için tıklayın), hayatı hissettiği, dilediği gibi yaşayan, sokaklarda dans eden, basketbol oynayan, belki sadece kendini dinlemek için çimlere uzanan insanları görünce şöyle bir şeyler karalamıştım ben de yorum olarak:

Hayat, onu nasıl algılayıp yaşadığına göre şekilleniyor. Çok basit, sıradan gibi görünen aktiviteler bile bitimsiz bir mutluluğa yol açıp, aldığımız soluğa, nefese anlam katmaya yetebiliyor çoğu kez.

Ve kimi zaman söylendiği üzere, bunu en çok Türkiye dışına çıktığınızda anlayabiliyorsunuz, çünkü dışarıda, burada olmayan bir sürü şey, farklı bir bakış açısı ve onun doğal getirisi bambaşka bir hayat var.

O nedenle ben, kırk yılda bir metrobüste akordeon çalan müzisyenlere rastladığımda mutlu olup onlara sevgiyle/saygıyla bakıyorum, metrodaki müzisyenlerin birkaç notasını daha dinleyebilmek adına, o an elimden gelen tek şey olarak adımlarımı biraz daha yavaşlatmayı seçiyorum.

İstanbul’un sahili olan semtlerinde balık tutan, kaykaya, patene, bisiklete binenleri görünce kendimi iyi hissediyorum.

Dahası ve asıl önemlisi ise, bunların ne olduğunu hiç bilmeyen, yaşamamış, böyle bir tecrübe edinmemiş, kaliteyi kantiteyle özdeş tutan modern çağ hastalığına yakalanmış ezici bir çoğunluk, bu yüzden son model lüks arabasıyla otobanda ne kadar hız yaparsa yapsın tatmin olamıyor, her ay sevgili değiştirdiği halde mutluluğu bulup, iç huzuru yakalayamıyor.

Yanlış yerde, yanlış şekilde aradıkları müddetçe de asla bulamayacaklarından habersizce hayatlarını sürdürüyor…

Rotasız Seyyahın paylaşımlarının bende yarattığı imge. The Art of Banksy Sergisi, Global Karaköy

Rotasız Seyyahın Hatırlattığı Bir Gerçek: Tüketim Toplumu

Gelelim neden mutlu olamadığımızın bir diğer sebebine… Tam da bu metni hazırlarken, Ürün Anıl Özdemir’in bir yazısıyla[1] karşılaştım internette. Oradan aldığım şu kısım da görüşlerimle örtüşür nitelikte:

Ancak tüketerek yaşamın anlam boşluğunu (görece) dolduran, marka ile yaratılan kimlikler üzerinden statü arzulayan, metalar üzerinden aynı sınıfa dahil olduğunu düşünen (bu yolla yabancılaşmasına çözüm arayan) insan, ne kadar tüketirse tüketsin memnuniyetsizliğini ve tatminsizliğini giderememektedir.

Türkiye’de, 24 Ocak Kararları ile başlayan ve Turgut Özal’ın öncülüğünde yerleşen Neoliberalist politikaların en önemli sonucu, katıksız bir tüketim düşüncesini herkesin aklına bir daha hiç çıkmamacasına yerleştirmek oldu.

Özal’ın, henüz başbakanken, bir Tunus ziyareti sırasında söylemiş olduğu; “Zengin bir Müslüman fakir bir Müslümandan iyidir” sözü[2] bu dönemin felsefesini yansıtıyordu.

Paranın, dünyanın en yaygın dini inancı haline geldiği[3], Descartes’ın; “Düşünüyorum öyleyse varım” sözünün, yerini “Tüketiyorum öyleyse varım” sözüne bıraktığı[4] günümüzde, hazır satın almayıp kendi eliyle yaptığı, birkaç tahta parçasından ibaret çok basit bir uçurtmayı, bir pazar günü yemyeşil çimlerde koşarak uçurmanın verdiği tadı bizim insanımız neden alamıyor sorusunun cevabı, Fromm’un sözlerinde[5] saklı aslında:

Bütün kendiliğinden etkinliklerde birey dünyayı kucaklar. İster bir kişi ya da ister cansız bir nesne olsun, kendi yaratıcı etkinliğimiz aracılığıyla gerçekten bir ilişki içinde bulunduğumuz şey bizimdir. Yalnızca kendiliğinden etkinliğimizin sonucu olan nitelikler benliğe güç verir ve böylece benliğin bütünselliğinin temelini oluştururlar.

Farkında olsak da olmasak da, bizi en çok utandıracak şey, kendimiz olmamaktır ve insana, kendisinin olan şeyleri düşünmek, hissetmek ve söylemek kadar büyük gurur ve mutluluk veren başka hiçbir şey yoktur. Bundan da, asıl önemli olan şeyin, sonuç değil, yukarıda anlattığımız türden bir etkinlik, bir süreç olduğu sonucu çıkmaktadır.

Bizim kültürümüzdeyse, bunun tam tersi bir durum öne çıkarılmaktadır. Somut bir doyum için değil, metamızı satmak gibi soyut bir amaç için üretim yaparız; maddi olan ve olmayan her şeyi satın almakla elde edebileceğimizi sanırız.

Dolayısıyla şeyler, bizim onlarla ilgili herhangi bir yaratıcı çabamızdan bağımsız olarak bizim olur. Aynı şekilde, kişisel niteliklerimizi ve çabalarımızın sonuçlarını da para, saygınlık ve güç karşılığında satılabilen metalar olarak görürüz.

Böylece yaratıcı etkinlikten doğan doyum yerine, mamul maddenin değeri önem kazanır. Bu şekilde insan, kendisine gerçek mutluluğu verebilecek tek doyumu -içinde bulunulan andaki etkinliğin yaşanmasını- kaçırır ve yakaladığını sandığı anda kendisini düş kırıklığı içinde bırakan bir hayaletin -başarı diye anılan yanılsatıcı, görüntüsel mutluluğun- peşinden koşmaya başlar.

Sosyal medyayı oldukça işlevsel kullanan, sayfasını sıklıkla güncelleyen ve belki de her şeyden önemlisi herkese tek tek cevap vermeye çalışan Rotasız Seyyah Mehmeti, seyahat blogundan takip edebilirsiniz. => Rotasız Seyyah

Herkese bol seyahatli günler diliyorum!

Kaynaklar:

[1]  Yabancılaşma (Erişim Tarihi: 25.07.2016)

[2] Rıfat Bali, Tarz-ı Hayattan Life Style’a, İletişim Yayınları, İstanbul, 2009, s. 33

[3] Neoliberalizm nedir? (Erişim Tarihi: 22.07.2016)

[4] Tüketim Toplumunda Bireyin Ontolojik Mottosu (Erişim Tarihi: 22.07.2016)

[5] Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış, (Çev. Şemsa Yeğin), Payel Yayınevi, İstanbul, 2011, s. 206-207

2 Comments

  1. Sedat Ayoğlu 18 Ağustos 2018
    • Gezivita 18 Ağustos 2018

Leave a Reply

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.