Severek Dinlediğim Müzisyenler

Severek Dinlediğim Müzisyenler

Herkese merhaba.

2020 yılının mart ayının ortasında başlayan Covid 19 salgınının üzerinden koca bir yıl geçti. Ancak hastalık hayatlarımıza derinden nüfuz etmeye tüm hızıyla devam ediyor. Bu nedenle seyahatlerimiz de eskisine oranla bir hayli seyrekleşti. Hal böyleyken, ben de biraz daha kültür-sanat içerikli yazılara ağırlık vereyim demiş ve “Corona Günlükleri” başlığıyla bir yazı dizisi hazırlamıştım hatırlarsanız. (Hatırlayamayanlar için serinin ilk yazısı burada: Corona Günlükleri 1. Bölüm)

Benim pandemi sürecinde yaptığım iki geziden biri ise, herkesin bir gün mutlaka gitmek istediği, rüya gibi güzel şehirlerimizden biri olan Mardineydi. Aşağıda, Mardin’i biraz daha yakından tanıtmaya çalıştığım bir sunum, burada ise Mardin ile ilgili hazırladığım oldukça detaylı Mardin gezi notları var: Mardin Gezi Rehberi

İşte bu yazımda, yine seyahat ve gezi konularının dışında, daha genel bir içeriğe yer vermek istiyorum. Bu kez sizinle severek dinlediğim bazı müzisyenleri paylaşmak istiyorum. Belki de böylece daha önceden hiç ismini duymadığınız, dinlemediğiniz, gerçekten güzel müzik yapan seçkin müzisyenlerle tanışmanıza vesile olmuş olurum. Ne dersiniz, hoş olmaz mı?

2015 yılında Facebook’ta yaptığım bir paylaşımda şöyle yazmıştım: “Bir liste hazırladım. Türkiye’nin ağdalı gündeminden kurtulmak, ruh sağlığına tekrar kavuşmak isteyenlere çok basit bir reçete sunuyorum. Doz aşımı kesinlikle sorun yaratmaz, bilakis faydalıdır.

Evgeny Grinko
Ludovico Einaudi
Dustin O’Halloran
Michael Nyman
Stefano Bollani
Peter Cincotti
Giovanni Allevi
Brian Crain
Bugge Wesseltoft
David Lanz
Yiruma
David Nevue
Ben Woods
Bosques De Mi Mente
Bo Moonlight
Ernesto Cortazar
Jim Brickman
Philip Glass
Jan A.P. Kaczmarek
Max Richter
Olafur Arnalds
Nils Frahm
Peter Broderic
Sylvain Chauveau
Fabrizio Paterlini
Roberto Cacciapaglia
Frozen Silence
Balmorhea
George Winston
Fariborz Lachini
Kevin Kern
Domenico Curcio
Gary Girouard
Ketil Bjornstad

2017 yılında ise, yine Facebookta yaptığım bir başka paylaşımda şöyle yazmıştım: “Bir düşünsenize; Carlos Gardel, Manu Chao, Frederic Chopin, Megadeth, Yann Tiersen, Pink Floyd, Bryan Adams, Coldplay, Charlie Parker, Antonio Vivaldi, Yanni, Josh Groban, Müzeyyen Senar, Kudsi Ergüner, Farid Farjad, Ludovico Einaudi, Goran Bregovic, Pink Martini ve hepsini buraya tek tek yazmamın mümkün olmadığı yüz binlerce hatta belki milyonlarca kişi var, ama sabah akşam hiç bıkmadan, usanmadan, her gün aynı kişiyi dinliyorsun. Hayır cidden merak ediyorum, yahu kendinize de mi hiç acımıyorsunuz?

Bu saydığım müzisyenlerden, uzunca bir süredir dinledikleriniz vardır zaten kesin. Mesela Evgeny Grinko. Onun Ekşi Sözlükteki başlığını da ben açmış, hakkındaki ilk yazıyı ben yazmıştım. Herhalde benim kadar seveni çok ki, kendisi hakkında öyle çok fazla detaylı bilgi vermemiş olmama rağmen, bir sürü insan bu entrymi favorilerine eklemiş.

Halbuki benim Ekşi Sözlükte daha çok sevdiğim, daha detaylı ve daha uzun yazılarım vardı. Sanırım onlar da buradakiler gibi pek okunmadı. Eh, ne diyelim: Sağlık olsun. (Bu blogtaki yazılarım hakkında da, “Neden uzun yazıyorum?” başlığı altında bunun sebeplerini tek tek açıklamıştım: Yazılarım Neden Çok Uzun?)

Evet Evgeny Grinko biraz daha bilindik, biraz daha popüler. Kimilerini ise (Özellikle de üstteki alt alta sıralı listede yer alanları kastediyorum) ilk kez duyuyor olabilirsiniz. Ben, onlar hakkında bir şeyler söylemeden hemen önce, genel olarak ne tarz müziklerden hoşlandığımdan bahsedeyim biraz isterseniz.

Aslında Türkçe poptan tangoya dek uzanan (Türkçe pop, tango, fado, flamenko, caz, blues, solo piyano, etnik müzik vs.) geniş bir çeşitlilikte müzik dinlemeyi seviyorum. Ortaokul ve lise dönemlerimde (1996-2001) arkadaş çevresinin de etkisiyle daha çok metal müzik dinlerken, yaş ilerledikçe ayaklar yere biraz daha sağlam basmaya başladı ve su bir anlamda kendi yolunu buldu diyebilirim.

Ara ara hala açıp Iron Maiden’ın örneğin Fear Of The Dark albümünü severek dinlemekle beraber, ben metal müzikten keskin bir şekilde kopalı çok uzun zaman oldu. Ancak 1998 yılında çıkan Virtual Eleven albümününün kasetini almak için gittiğim Raksotekte, bana bu albümün posterini ücretsiz hediye eden kasiyeri hala dün gibi hatırlıyorum!

Aradan yıllar geçti, ben de yaş ilerledikçe daha minimalist, deyim yerindeyse böyle daha sakin müzikler dinlemeye başladım işte. Yani artık Blaze Bayley bile yaşlandı, o derece… (Bruce Dickinson ondan da yaşlı olduğu için bu örneği verdim.)

Türkiye gibi bir yerde yaşıyorsanız, heyecan, ritm ve adrenalin için zaten böyle sert müzik dinlemeye pek de ihtiyacınız yok demektir. Belki de biraz da bu nedenle artık bu türden ağır/sert müzikler dinleyemiyorum pek. Erken yaşta biraz babaanne/dede moduna döndüm sanırım: “Kafam kaldırmıyor.”

Üstteki alt alta sıralı listedeki müzisyenlerin ortak özelliği, hemen hepsinin ana enstrüman olarak piyanoyu kullanması. Böyle sakin sakin, yavaş yavaş çalıyorlar. Piyano benim en çok sevdiğim enstrümanlardan biri. Uzunca bir süredir dinlediğim müziklerin kaynağında hep piyano var.

Bir zamanlar aktif olarak kullandığım, hala üyesi olduğum ancak sonradan giderek popülaritesini kaybedip, deyim yerindeyse piyasadan silinen Last.fm’de de çok güzel bir playlistim vardı mesela. Oradaki müzik arşivimi sizinle de paylaşmak istiyorum şimdi. Buradaki liste benim en çok dinlediğim isimleri gösteriyor. Dikkat ederseniz, listedeki isimlerin çoğu piyanist.

Last.fm’de en çok dinlediğim sanatçılar.

 

Şimdilerde bildiğiniz gibi Last.fm’den boşalan bu tahta gelip Spotify oturdu. (Spotify arama kutucuğuna Gezivita yazarak, sizin için hazırlamış olduğum podcastleri de dinleyebilirsiniz!)

Hiç şüphesiz müziğin tedavi edici, huzur verici bir tarafı var kesinlikle. Örneğin Edirne’ye giderseniz, Sultan 2. Bayezit Külliyesine mutlaka uğrayın. Günümüzde “Sultan 2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi” olarak Trakya Üniversitesine bağlı bulunan bu yapının temeli 1484 yılında atılmış. Dört yıl sonra yani 1488 yılında hizmete açılan bu hastanenin en önemli özelliği, buradaki hastaların müzik ile tedavi edilmesidir.

2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi

2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi

2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi

2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi

2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi

2. Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi

Hatta buradaki hastalar, müziğin yanı sıra su sesi ve güzel kokular ile de tedavi ediliyormuş. Zaten gittiğinizde, içerideki çeşmeler de hemen dikkatinizi çekecektir. Burada kısa süreliğine de olsa su sesini dinlediğiniz anda ferahlayacak ve huzur bulacaksınız. Türk hekimleri, bazı makamların  hasta tedavisinde iyileştirici etkileri olduğuna yönelik çalışmalar da yapmış, örneğin Rast makamının felce, Zengule makamının kalp hastalıklarına iyi geldiği düşünülmüştür.

Aslında müzikle tedavinin geçmişi 15. yüzyıldan çok çok daha öncesine dek uzanıyor. Prof. Dr. Avni Babacan “Müzikle Ağrı Tedavisi” başlıklı makalesinde (Ethem Kocabaş & Semra Türk, Müzik ve Zihnin Gizemleri içinde, Altın Kitaplar, İstanbul, 2013, s. 371-377) çok değişik bilgiler veriyor. Buna göre müzik terapisinin tarihi 4000 yıl öncesine dek uzanıyor. Oradan küçücük bir alıntı yapmak isterim ama size tavsiyem, kitaptaki bu makalenin tamamını okumanız yönünde:

Müzik terapi hastanelerde; yoğun bakımda, terapötik olarak palyatif bakımda, cerrahi operasyonlarda, psikiyatri, onkoloji, kadın doğum, pediatri ünitelerinde, koroner bakımda, radyasyon, kemoterapi tedavisinde, tıbbı prosedürlerin uygulandığı durumlarda, ağrı ve anksiyete gibi semptom tedavilerinde, immün fonksiyonların aktive olmasında, vücut direncinin artırılmasında, yaşam kalitesini artırmada, psikolojik iyileşmede kullanılmaktadır.

Aslında basit harmonik hareketler olarak bilinen müzik terapi, psikolojik ve fizyolojik etkileri açısından hayli zengindir. Müzik terapinin otonom sinir sistemine etki ederek  relaksasyonu sağladığı savunulmaktadır. Rossi (2003) müziğin zihin-beden sürecimizde ve otonomik, immun, endokrin ve nöropeptin sistemlerde değişime neden olduğunu bildirmektedir.

Müzik, beynin sağ hemisferini etkileyip limbik sistem üzerinden psikolojik yanıtlara neden olup, enkefalin ve endorfin salınımına neden olarak ağrının şiddetinin azalmasına neden olmaktadır.

Aynı kitabın 391. sayfasında ise Prof. Dr. Bingür Sönmez ile yapılan kısa bir röportaj var. Bildiğiniz gibi, yazılı ve görsel medyada da sıklıkla kendisine rastladığımız dünyaca ünlü doktor, uzunca bir süredir hastalarına müzikle tedavi yöntemi uyguluyor, hatta bizzat kendisi de kaval çalıyor. Özetlemek gerekirse, müzik ile tedavi gerçekten son derece ilgi çekici bir konu…

2018 yılında ise, Facebook’ta dolaşırken tesadüfen önüme çıkan şu videodaki kızın yorumuna hayran olmuş, şarkıyı arka arkaya defalarca, hatta günlerce dinlemiştim. Böylesi tesadüfler hayatı inanılmaz güzelleştiriyor gerçekten!

Yorumu ilk dinleyişimden sonra ekran karşısında bir süre öylece kalakaldığımı çok iyi hatırlıyorum. Sanki zaman bir anlığına durmuştu benim için! Küçük kızın nefis yorumu bende sınırsız çağrışımlar yarattı o an. İspanyolca’nın büyüsü, gitar, ateşli ve tutkulu Flamenko müziği, yanık sesin dayanılmaz cazibesi, coşku, hüzün…

Hepsi üst üste bindi. Aklıma hemen William Washabaugh’nun “Flamenko: Tutku, Politika ve Popüler Kültür” isimli kitabında (Çev. Haluk Orhon, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2006) okuduğum şu kısımlar geldi:

Flamenko şarkısının manevi bir egzersiz olduğu söylenir. Felix Grande, Federico Garcia Lorca’yı destekleyerek şu satırına yer verir: “Şarkıcı, şarkıyı derin dinsel anlamlarla takdir eder.” Ricardo Molina’ya göre şarkıcı, “bedenle ruhun gerçek birliğini barındıran yeni bir varlığın” ortaya çıkmasına zemin hazırlayan yalnız bir kahramandır. Şarkı söylemek, çoğu flamenkoloğa göre, cantaorların uygun ruh halini yakalamalarını ve duygunun derindeki özüne ulaşmak için yaşamdaki yapay katmanları kırma görevine dört elle sarılmalarını gerektirir.

Flamenkoya karışan duygular çok kişisel olsalar da, bu duyguların şarkıcının bireyselliğinin ötesine geçtiği pek çok flamenkolog tarafından ileri sürülmüştür. Dolayısıyla şarkıcının serüveni, insana dair “asli süreçlerin” yüzlerini ve ortak bilinçaltının evrensel değerlerini yakalamaktır.

Arrebola’ya göre “Flamenko, hem Endülüslü ve İspanyalıdır hem de evrenseldir. Zira derin insansı esinlere yer verir ve insanoğlunun ortak radikal sorunlarını, ihtiyaçlarını ve deneyimlerini doğrudan ifade ettiği ilkel bir güce sahiptir.” Quinones’e göre, “şarkıların (cante) asli içeriği, tüm insanların benimseyebileceği sade bir özden gelir.”

Duygunun bu aşkın özünü yakalamanın anahtarı samimiyettir. Şarkıcı, kendini yabanıl samimiyete bıraktığında, tamamen içine yönelir:

Flamenkoyla bir dönüşüme maruz kalırız. Günlük yaşamlarımıza kimliklerimiz için yerler, yüceltilmiş estetik anlayışları ve özgürlük alanları yerleştirilmiştir. Bu durumu veciz bir kelimeyle, komünyon kelimesiyle özetlemek mümkün.

Cante’nin gölgesi, çilesi, varlığı, belleği ve gizemi, flamenkoda komünyona ulaşır; kimliği Zaman ve Tarih kıskacından kurtarır, aşkın mahremiyete, masumiyetin cennetine geri götürür.

Duende, “şarkıcının bizi nihai gizeme ulaştırma yolunda tarif edilemezle tanıştıran gizli bir yetisi olarak” iş görür. Böyle bir tanışmanın, kelimelerin gücüne ihtiyacı yoktur. Cante’nin gücü ilkeldir, doğaldır ve dolaysızdır: Bir şarkının başında, henüz bir söz söylenmemişken bile bedenlerimizdeki etin bizden ayrıldığını hissederiz, sanki düşünceler ve ifadeler tek bir ani harekete dönüşür. Şarkıcının sesi, ayeo’da (şarkı  girişindeki iniltili söyleyiş) kendine özgüdür, ilkeldir. Bu bir çıplaklık, saf dışavurum halidir. Her ses kendinden doğar, ama aynı anda kendini öldürür. Kendinizi, tıpkı diller yokmuş gibi Yaratılışın eşiğinde bulabilirsiniz.

Böylesi tüyler ürpertici tinsel güçlere sahip şarkıcı, insanlık hallerinin sınırlarında, “insanın kökteki duyarlılığında” dolaşır. Ölüme rağmen sürdürülen yaşamın şarkısını söyler.

Hani ben de bu yazıya başlarken söylemiştim ya, müzik gerçekten yeri geldiğinde bir çeşit meditasyon gibi adeta… Peki ya şarkıcı? Üstteki paragrafta alıntıladığım gibi, gerçekten de tüyler ürpertici tinsel güçlere sahip olan şarkıcı… Buradaki şarkıyı söyleyen küçük kız mesela. Ya ona ne demeli? Evet, bazen gerçekten de kelimeler boğazda düğümleniyor adeta…

Bu müziği dinleyip beğenenler için bir öneri de ben sunayım, bu ismi de bir kenara not alıp dinleyin mutlaka: “Marina Heredia” Kızın yorumunu duyunca aklıma direk onun ismi geldi. Heredia’nın muhteşem bir yorumu var gerçekten. Çok güçlü bir ses. İki albümünün isimlerini de yazıyorum buraya: La Voz Del Agua, Me Duele Me Duele. Küçük kızın söylediği bu şarkının ismi ise “A Mis Queridos Reyes Magos”

Tekrar üstteki listeye geri dönersek… İlk sıradaki isimlerden, Türkiye’ye gelmiş olmasına karşın Evgeny Grinko’yu hiç canlı dinleme fırsatım olmadı şu ana dek. Benim için çok özel bir müzisyen olan Ludovico Einaudi hakkında ise, henüz 2008 yılında, yani bundan yıllar önce, Ekşi Sözlükte şöyle yazmıştım:

Bu yorumumdan yaklaşık beş yıl sonra, 23 Ekim 2013 tarihinde, Türkiye’de verdiği ilk konserde, Zorlu PSM’de elbette ben de yerimi almıştım. Bu tarihi ana tanıklık etmek ve onu ilk kez geldiği ülkemde, ilk konserinde canlı dinlemek gerçekten harikaydı! Bu, hiç şüphesiz onu gerçekten çok beğenen ve uzunca bir süredir takip eden bir müziksever için kaçırılmaması gereken muhteşem bir deneyimdi.

İtalyan besteci Ludovico Einaudi

Sevdiğim bir diğer caz piyanisti ve şarkıcısı olan Peter Cincotti’yi, İKSV İstanbul Caz Festivali kapsamında 2009 yılında İstinye Park’ta, Stefano Bollani’yi -bir diğer İtalyan caz müzisyeni Enrico Rava ile beraber- 2010 yılında Aya İrininde, Michael Nyman’ı 2011 yılında Cemal Reşit Rey Konser Salonunda, Dustin O’Halloran’ı ise 2015 yılının nisan ayında Salon İKSV’de dinlemiştim. Tabii bunlar “piyano” etiketi altında birleştirebileceğim önemli müzisyenlerden sadece bazıları…

Biletleri saklamayı severim.

Brian Crain’in özellikle “Sienna” isimli albümünü çok severim. Yiruma hakkında daha önce şöyle bir yazı yayınlamıştım mesela: Masalsı Şehir Prag ve Yiruma Jan A. P. Kaczmarek, Polonyalı çok başarılı bir besteci. Film müzikleri var. Hazır Polonya demişken, bu vesile ile Polonyalı trompet üstadı Thomasz Stanko’nun da ismini analım burada. Onu da çok severim.

Bunların yanı sıra severek dinlediğim ve konserlerine de gittiğim bir sürü isim var: Paco De Lucia, Vicente Amigo, Ana Vidovic, Viktoria Tolstoy, Lisa Ekdahl, Rebekka Bakken, Silje Nergaard, Eliane Elias, Ana Moura, Jane Monheit, Dee Dee Bridgewater, David Sanborn, Chick Corea, Brad Mehldau, Arve Henriksen, Sonny Rollins, Charles Lloyd, Michel Camilo, Jordi Savall, Şirin Pancaroğlu…

Gezerken denk geldiğim sokak müzisyenlerini dinlemeye bayılıyorum. Fotoğrafı Cesky Krumlov’da (Çekya) çekmiştim.

Ancak burada bahsettiklerimden başka, sürekli dinlemekten kendimi alamadığım, Ayhan Sicimoğlu’nun tabiriyle hastası olduğum bir kategori daha var: 90’lar Türkçe pop. Her gün bir doz almadan kendime gelemiyorum. Ve son olarak bir ismi daha söylemeden geçmek istemiyorum: Eva Cassidy. İnanılmaz bir ses…

Umarım bu yazı, hiç tanımadığınız kimi isimlerle tanışmanıza bir parça da olsa vesile olmuştur. Dinlerken kulağımı çınlatırsınız artık. Haydi durmayın öyleyse, açın bir tanesini hemen dinlemeye başlayın! Beğendiğiniz yazılarımı sosyal medya hesaplarınızda arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın, sevgiyle ve müzikle kalın!

Okumak isteyenler için birkaç farklı yazım daha burada:

2 Comments

  1. Semi 24 Mart 2021
    • Gezivita 26 Mart 2021

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.