Kadına Şiddet

Kadına Şiddet

Her toplumun kadınlara ilişkin düşüncesi ve yazınsal metinleri, onların doğasına ve işlevine ilişkin önkabuller tarafından koşullanır; üstelik bu önkabuller hiçbir zaman tutarlı da değildir.

Gene de onlara ilişkin olarak tutarlı olan bir şey vardır: Bilinen tarih boyunca kadının erkeğin ötekisi olarak kurgulanmış ve bağımsız öznelliğinin inkar edilmiş olması.

Herkese merhaba.

Son yaşanan ve yurt çapında infial uyandıran Emine Bulut cinayeti ile ilgili olarak Facebook sayfamda paylaştığım bu yazıyı, biraz daha genişletilmiş şekliyle burada da sizinle paylaşıyorum.

Üstteki alıntı, Feminist yazının önde gelen isimlerinden biri olan Simone de Beauvoir’a referansla, Fatmagül Berktay’a ait.

Akademisyenin Tarihin Cinsiyeti kitabının, “Meşum Kadınlar, Solucanlar, Maymunlar, Zehirli Sarmaşıklar, Vesaire: 19. Yüzyıl İngiliz Popüler Kültüründe Kadın Kurgusu” başlıklı makalesinin hemen giriş kısmından… 

Anlam bütünlüğü oluşturduğundan, konusu kadına şiddet olan yazıya bununla başlamak istedim.

Artan kadın cinayetlerinin ve kadına şiddetin (Bu bahse çocukları ve hayvanları da ekleyebiliriz aslında rahatlıkla) esas ve tek sorumlusu, tek tek bu münferit olayların failleri değildir yalnızca.

Bu mikro ölçekli bakış açısı, bizi yani toplumdaki tüm bireyleri kolayca olaydan soyutlamaya hizmet eder, üçüncü kişilerin sorumluluğunu azaltır ve sorunun esas kaynağını gözden kaçırmaya yarar.

Kadına Şiddet

Kadına şiddetin esas sorumlusu, bizatihi kadını ötekileştirip onu sosyal yaşamdan izole etmeyen çalışan, aile ve iş hayatında ikincil bir konuma indirgeyen, onun doğuştan ve hatta “fıtrat gereği” erkekle eşit olmadığını iddia eden hastalıklı düşüncedir.

Bakın Fatmagül Berktay, bu defa Düşünme Etiği isimli kitabının, “Dünden Bugüne: Nafile Biraderlik Sözleşmesi” başlıklı makalesinde ne diyor:

Fıtrat tartışmasının anlamı aslında nettir. İstenen, kadınların kendi haklarına sahip birey-yurttaşlar olmaktan çıkmaları ve otoriter bir yönetimin istediği biçimde hem itaat eden, hem de itaatkar nesiller yetiştiren ve ancak bunun karşılığında lütuf olarak korunmayı “hak eden” annelere dönüşmeleri. 

Böyle olduğu içindir ki, bu konuda mücadeleyi hep politik düzlemde, haklar düzleminde sürdürmek gereklidir.

Türkiye’deki “Pembe metrobüs, kadın üniversitesi, karma eğitimin sonu” gibi absürt fikirlerin, bundan bağımsız olduklarını mı sanıyorsunuz? Kesinlikle değil.

Galiba ismine “Yeni Türkiye” dedikleri şey, topyekun bir Orta Çağa dönüşü simgeliyor. Böylesi bir ortamda, bir sonraki adım ne olacak diye merak etmeden duramıyorum gerçekten.

Akli dengesi yerinde olmayan insanlar, ruh ve akıl hastası kadınlar mesela, “içine şeytan kaçtığı” ve “cadı oldukları için” tekrar aynı yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yakılarak mı tedavi edilecekler?!

Tarihsel süreçte kadın önce yok sayıldı, ezildi, uzunca bir süre görmezden gelindi. Zamanla görünürlüğünü kabul ettirdi ancak bu kez erkek ile eşit konuma gelme, eşit haklar elde etme mücadelesi başladı.

Örneğin daha 12. ve 13. yüzyıllarda, Avrupalı kadınların ciddi bir varoluş mücadelesine giriştiğini görüyoruz.

Kadınların bu kararlı direnişinden tedirgin olan kilise ve burjuvazi, misillemede bulunarak, kadınların büyük çoğunluğunun eve kapatılmaya razı olmalarını sağlayacak bir normalleştirme süreci başlattılar ve bu amaçla iki kurum inşa ettiler: Engizisyon ve kadını hukuki yönden kısıtlı konuma indirgeyen yeni aile hukuku.

Andree Michel, Feminizm, Çev. Şirin Tekeli, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993, s. 41

15. ve 16. yüzyıllarda resimle, edebiyatla, tıpla ve sanatla ilgilenen kadınların, üretimlerini erkekler adına (Kimi zaman kocaları, kimi zaman erkek kardeşleri adına) yaptıklarını ve aslında tamamen kendi üretimi olan yapıtların çoğuna, yerleşik toplumsal düzen nedeniyle erkeklerin isimlerinin yazıldığını biliyoruz.

Kadın Hakları ve Feminizm

İşte Feministler uzunca bir süredir bu tür konuların, kadın haklarının mücadelesini veriyorlar. Çeşitli alt türlere (Radikal Feminizm, Liberal Feminizm, Sosyalist Feminizm vs.) ayrılmasına karşın, bir toplumsal hareket olarak Feminizm, sanıldığının aksine kadının üstün olduğunu kanıtlamaya çalışmıyor. Aksine, cinsler arasında var olan ayırımı eşitlemek istiyor.

17. ve 18. yüzyılda filizlenip, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren serpilip gelişen Feminizm, erkek egemen düzene karşı çıkan, verili düzeni değiştirmeye çalışan bir akım.

Doğruyu söylemek gerekirse, oldukça uzun zaman almasına karşın, dünyada bu konularda epeyce yol kat edildi. Aslında tüm kimlikler, dikkatlice bakıldığında, tarihsel ve toplumsal olarak kurgulanmışlardır. Bu kurgu, açık bir iktidar ilişkisine işaret eder.

Feminist kuramlara göre kültürel fark esas olmakla birlikte, bu sömürü ve tahakküm ilişkisi neredeyse bütün kültürlerde mevcuttu.

Buradan hareketle kuram (Feminist Antropoloji) eşitsizliğin kültürel tezahürlerinin toplumsal cinsiyet rollerinin kültürel inşasında araştırılması biçiminde gelişti ve Feminist Antropoloji, bütün kültürlerde mevcut etnik merkezcilik eğilimi gibi yine çok yaygın bir erilmerkezciliğin varlığını keşfetti.

Suavi Aydın & Yılmaz Selim Erdal, Antropoloji, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2018, s. 58

İşte toplumun bu mevcut ve yerleşik ataerkil kalıpları sorgulanmaya açılmadıkça, ne yazık ki, kadın cinayeti veya kadına şiddet temalı haberleri görmeye/duymaya daha çok devam edeceğiz demektir.

Biyolojik cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımı bu yüzden var zaten… Bu ayrımı mutlaka anlamalı ve tüm detaylarıyla öğrenmeliyiz. 

Ancak görünen o ki, içinde yaşadığımız ülke her geçen gün bu anlamda da daha geriye doğru gidiyor. Amerikalı ünlü antropolog Franz Boas, toplumların ve kültürlerin, kendine özgü tarihlerinin ürünü olduklarını söyler.

Öznenin, basitçe toplumsal rolleriyle tanımlanması, sosyolojik bir muhafazakarlığa ve daha da kötüsü, toplumsal rolleri hiç eleştirisiz kabul eden bir gelenekçiliğe yol açıyor ki, feminizm her ikisine de karşıdır.

…Gerçekten de kadının bireyselliği, kimliğini oluşturduğu varsayılan oluşturucu öğelere, bir ailenin üyesi olmaya, birinin kızı, birinin karısı, birinin annesi olmaya feda edilmiştir. Dişil özneler, toplumsal ve cemaatsel kimlik maskelerinin ardında kaybolmuşlardır.

Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 128

Kadın Hakları

Türkiye’de, özellikle cumhuriyetle beraber kadının kamusal alandaki görünümü ve toplumsal hayata ve üretime katılımı çok ciddi bir biçimde ilerleme kaydetti. Ancak hala, çoğu yerleşik ataerkil kalıpların da yıkılmadığını ve varlığını sürdürdüğünü görüyoruz ne yazık ki…

Bir de son zamanlarda moda haline gelen, popülerleşen ve ciddi bir taraftar kitlesi edinen çağ dışı bir slogan var: “İdam geri gelsin” Toplumsal meseleleri bu kadar kökten ve basitçe çözebileceğini uman bu kitleye artık söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum inanın…

Yok etmek yerine ıslah etmeyi denesek olmuyor mu? Yani sırf bu bile, tüm problemlerin “korku” üzerinden çözülmeye çalışıldığını gösteren primitif bir düşünüş şeklini yansıtıyor. 

Stefan Zweig, “Joseph Fouche: Bir Politikacının Portresi” isimli kitabında, cinayetin canavarca tohumunun, öldürmeyi düşünsel düzlemde onaylamaktan doğduğunu yazar.

(Ayrıca Türkiye’deki siyaseti, daha yakından ve doğru bir şekilde anlamak isteyenlere, hem bu kitabı hem de şu yazımı mutlaka okumalarını öneriyorum => Türkiye’de Siyaset ve Demokrasi )

Demokrasiye ve insan haklarına bağlılığın zayıf olduğu ülkelerde, kadınlar baskıcı ve sömürücü toplumsal-ekonomik koşullar altında eziliyorlar.

Din ve kültür adına uygulanıp meşrulaştırılan pratikler, kadınları ikincil bir konumda tutuyor ve aile içi ilişkilerinde hak eşitliğini sağlayacak ve kadınların durumunu iyileştirecek yeniden yapılanmaları da engelliyor.

Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, s. 63

Tarihin Cinsiyeti, kadına şiddet, kadın hakları, Feminizm gibi konularda yazılmış farklı makaleleri içeren, benim de yakın zamanda okuduğum oldukça nitelikli bir akademik kitap. Berktay, benzer konulara Düşünme Etiği isimli kitabında da yakından değiniyor.

Bu kitapta yer alan, “Feminist Teoride Beden ve Cinselliğin İnşası”, “Damızlık Kızın Öyküsü”, “Dünden Bugüne Nafile Biraderlik Sözleşmesi” başlıklı makalelere özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum. 

Dolayısıyla, aynı yazara ait olan her iki kitabın da künyesini buraya bırakıyorum ve okumanızı tavsiye ediyorum. Hem kadınlara hem de erkeklere.

  1. Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul
  2. Fatmagül Berktay, Düşünme Etiği, Metis Yayınları, İstanbul

Kadınlara şiddetin olmadığı bir dünya/ülke ümidiyle, sevgiyle kalın.

2 Comments

  1. Kadın 24 Ağustos 2019
    • Gezivita 29 Ağustos 2019

Leave a Reply

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.