Tek Başına Seyahat Etmek

Tek başına seyahat etmek… Kulağa ilk anda çok tuhaf geliyor öyle değil mi? Hatta biraz korkutucu. Tek başıma çıktığım ilk seyahate kadar inanın bana da öyle geliyordu. Şimdiyse bir o kadar normal, hatta benim için vazgeçilmez…

Ataol Behramoğlu, “Ölümdür yaşanan tek başına, aşk iki kişiliktir” diyor bir şiirinde. Behramoğlu en sevdiğim şairlerin başında gelir. Yine de, yalnız seyahat etmek çok farklı bir duygu ve insanın önünde bambaşka kapılar açıyor diyebilirim.

Kazuo Ishiguro’nun Günden Kalanlar isimli bir kitabı vardır. Burada, tek başına yolculuğa çıkan bir uşağın hikayesi anlatılır. Stevens, İngiliz malikanelerinin eski görkemini yitirdiği dönemlerin son başuşaklarından biridir. Yolculuğu boyunca karşılaştığı insanlar ve manzaralar kendi anılarıyla birleşir…

Aklıma gelmişken bunu paylaşmak istedim sizinle. Güzel bir kitaptır. Hatta Sir Antony Hopkins, aynı eserden uyarlanan filmde, bu bahsettiğim uşak rolünde oynamıştı. Size de hem kitabı hem de filmini tavsiye ederim. (Daha fazla seyahat konulu kitaplar için şu yazımı da okuyabilirsiniz: Seyahat ve Gezi Kitapları)

Tek başına seyahat: Barcelona, Park Guell’deyim.

Tekrar ana konumuza dönelim. Ne diyordum? Evet, tek başına gezmek. En çok karşılaştığım soru bu son zamanlarda. Bir yere gittiğimi öğrenen herkes önce kiminle gittin sorusunu yöneltiyor. Tek başıma diye yanıtlayınca da kaçınılmaz soru geliyor: Tek başına sıkılmıyor musun hiç? Cevabım: Hayır.

Bugüne kadar, hatırlayabildiğim kadarıyla en azından 15 ülkeyi tek başıma gezdim. Yalnız seyahat edenlerin asosyal olduğu düşünülebilir. Halbuki hiç alakası yok. Mesela beni bilen bilir, son derece sosyal, arkadaşlarımla beraber olmaktan, onlarla vakit geçirmekten aşırı derecede keyif alan bir insanım. Ancak tek başına seyahatin insanı özgürleştiren, farklı, bambaşka bir yanı var.

Tek başına seyahat etmenin avantajlarından bahsedeyim biraz… Bir defa seyahatine esneklik katıyor. Esneklikten kastettiğim şey şu; Topluca veya kalabalık arkadaş gruplarıyla gidilen seyahatlerde sıklıkla uyuşmazlıklara düşülüyor. Kimi bir yere gitmek istiyor kimisi bir başka yere. Kimi “Sabah erken kalkmalıyız.” diyor, kimisi “Ben kalkmak istemiyorum, yarın biraz daha uyuyacağım”… Kendi başına yolculuk yaparken, bu ve benzeri durumları ortadan kaldırıyorsun bir defa.

2016 yılının haziran ayında, Barcelona gezim sırasında, meşhur Antoni Gaudi eserlerinden Park Guell önünde dinlenirken yanımdan 3 genç geçti. Hepsi Türktü. Bir konuda anlaşmazlığa düştükleri suratlarından okunuyordu. Biri, diğer ikisine dönerek şöyle dedi: “Abi bundan sonra bir yere girip girmeyeceğimize karar vermeden önce oylama yapalım. 2 kişinin tamam dediği yere hepimiz tereddütsüz giriyoruz.” Anlatmak istediğim tam da bu işte 🙂 (Barcelona’daki Antoni Gaudi eserleri başlıklı yazım da burada: Antoni Gaudi’nin Barselonası)

Yolculuğa arkadaşlarınızla çıkıyorsanız, mutlaka ama mutlaka gitmeden önce detaylar üzerine konuşun ve daha gitmeden anlaşın. İnsan arkadaşını seyahatte tanır lafı boşuna değil…

Park Guell’deki meşhur Ejderha.

Antoni Gaudi eserleri: Park Güell, Barselona’da gezilecek yerlerin başında geliyor.

Yalnız seyahatin bir diğer güzel yanı, istediğin an istediğin şeyi yapabilmen. Planını kendin yaparsın, buna uyacak veya uymayacak olan kişi de yalnızca sensin. Dekorasyonuyla ilgini çeken bir cafede daha fazla zaman geçirmeyi tercih edebilirsin örneğin. Ya da girdiğin ama pek de beğenmediğin bir müzeden hesapladığından daha erken çıkabilirsin… Sana kimse karışmaz, biraz daha kalalım, ya da burayı pek beğenmedim haydi kalkalım demez…

Fakat en güzel yanı kendi içine yaptığın seyahat… Bunu bir başkasıyla paylaşabilmen mümkün değil. Kendinle konuşursun, hayatını, davranışlarını gözden geçirirsin. Bunu da ancak bir tren kompartımanında ya da otobüste tek başına koltukta otururken yapabilirsin. Ya da herhangi bir şehrin en popüler meydanında, sırtında çantanla etrafındaki kalabalıkları tek başına seyrederken…

Başka türlüsü inanın mümkün değil. Yanında sohbet etmek zorunda olduğun biri varsa ne kadar uğraşsan da nafile, başaramazsın. Yalnız başına seyahat, kendini tanımanın en hızlı ve en kolay yoludur aslında. Sırt çantalı gezgin Okan Okumuş, Yaşasın Sırt Çantası isimli kitabında bunu çok güzel özetlemiş:

Gezginin en sonunda varacağı nokta ya da aradığı şey, sadece yolun sonunda ulaşılacak bir tapınak ya da uzaktaki dağın zirvesi değildir aslında. Gezgin, biraz da kendisini bulur tüm o yolculuklarda. Gezen kişi kendi iç dünyasına yaptığı yolculukların en güzellerine işte bu seyahatlerde çıkar. Geriye dönüp baktığında, hayatın koşuşturmacasında kendine hiç vakit ayıramadığını, bir türlü kendisiyle baş başa kalamadığını fark eder. Yaşamını gözden geçirir, içinde olduğu durumu tartar ve geleceğe yönelik sağlıklı kararlar verme fırsatı bulur. (Kaynak ve kitap için bakınız: Yaşasın Sırt Çantası/Gezginin El Rehberi )

Özellikle benim gibi İstanbul’da yaşayanlar için, şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hepimiz hummalı bir koşuşturmanın içindeyiz. Sürekli bir hengamenin içinde duracak, çok değil 5 dakika dahi kendimizi dinleyecek zamanımız yok. Yok, yok, yok. Yok işte… Dışsal şartlar bizi bu durumdan tamamen alıkoyuyor.

Sırt çantalı gezgin Sloven Matheus ile Saraybosna’da tanıştık, Mostar’a da beraber gittik. O da tek başına seyahat tutkunu. 😉

Bu zamansızlık, 21. yüzyılın hastalığı aslında. Kara delikler misali… Pazartesiler cuma’ya, pazarlar çarşambaya karışmış. Hep yetişilmesi gereken bir toplantı, hazırlanması gereken bir rapor, gidilmesi gereken bir yer, bitirilmesi gereken bir iş var… İşte tek başına seyahat, aslında en çok ihtiyacımız olan bu dinginliği, durgunluğu, yavaşlamayı da sağlıyor kendiliğinden.

İstersen sosyalleşirsin istersen kendi kabuğuna çekilirsin. Canın istediği zaman, istediğin yerde, istediğin kişiyle tanışabilirsin mesela. Her şey güler yüzlü bir merhabayla başlıyor. Bunu bir deneyin, farkı göreceksiniz. İnanın bana, Türkiye’de nezaketin ne olduğunu ve toplumca onu nasıl unuttuğumuzu da ben yurt dışında fark ettim.

Ucuza konakladığım hostelde, beraber aynı odada kaldığım veya ortak alanda karşılaştığım insanlara yaklaşmanın aslında ne kadar kolay olduğunu gördüm. Viyana’da hostelde tanıştığım İtalyan Stefano, Üsküpte otogarda tanıştığım Macar arkadaşım Linda ile çıkıp gezdim. İstediğim saatte geri döndüm. Başka bir şeyi düşünmeden yalnızca ama yalnızca o an’ın keyfini sürdüm.

Farklı kültürlerden insanlarla karşılaşmanın ve onlarla vakit geçirmenin verdiği pratiğin, maddi olarak karşılanması mümkün olmayan nefis bir hayat tecrübesi olduğunu öğrendim tek başıma seyahat ederken. 7 milyarı aşkın insanın yaşadığı bir gezegende, evrensel insanlık değerlerinin önemini daha iyi kavradım.

Dünyada bir sürü farklı dil, bir sürü farklı kültür, farklı inanış, farklı alışkanlık, farklı insan tipinin olduğunu ve bizim şu an içinde bulunduğumuz gerçekliğin tek gerçeklik olmadığını anladım… Bu da ufkumu sonsuz bir şekilde genişletmeye yaradı.

Yalnız seyahat etmek sanıldığı kadar zor değil. Fotoğrafta görülen minik ama sevimli yer, Slovenya’nın Maribor şehri…

Belki çok fazla şey ifade etmese de, tanıştığım insanlardan onların kendi dillerine ait 3-5 sözcük öğrendim mesela. Ama her gittiğim ülkede öğrendim. Yolculuğa çıkmadan önce, gideceğim ülkelerin dillerinde, basit ama kullanışlı kelime veya cümle grupları öğrenme çabasına giriştim. Ve gerçekten de bunları bir şekilde kullandığımda, aldığım karşılığın eşsiz olduğunu gördüm.

Sırbistan’da, Belgrad’da markete girip Dobar dan, Kako si? (Merhaba, nasılsın?) dediğimde, kasiyer kızdan aldığım gülümseyişin tarifi yoktu mesela. Madrid’te ışıklarda karşıdan karşıya geçmesine yardımcı olduğum yaşlı amcanın ettiği birkaç basit cümleyi yarım yamalak da olsa anlamak bitimsiz bir mutluluk verdi bana… Polonya’da, Krakow’da birine adres sormadan önce, onu kendi dilinde selamlayıp hal hatır sormam, benimle daha içten ilgilenmesine yol açtı…

Kendimi disipline etmeyi öğrendim. Sabah, trene yetişmek için erken kalkmam gerektiğinde uyandıracak biri yoktu yanımda çünkü. Zor durumlarda kendi başımın çaresine bakabilmeyi öğrendim. İletişimin önemini kavradım. Yapabildiklerimi görünce, kendi sınırlarımın da farkına vardım. Bu, bana müthiş bir şey kazandırdı: Kendime olan güvenim arttı.

Tek başına yurt dışı seyahati bir ütopya değil. Çok zor bir şey de değil. Ben, yurt dışına ilk kez tek başına yolculuk yaptığımda 27 yaşındaydım. Aslında çok geç. Seyahatlerimde, dünyanın çeşitli milletlerinden çok daha küçük yaşta yalnız gezginler görüyorum. Blogdaki diğer yazılarımda, farklı ülkelerde yalnız gezen Türk gezginlerle karşılaştığımdan da ara ara bahsetmiştim zaten. Budapeşte’de (Macaristan), Budva’da (Karadağ), Ohrid’de (Makedonya), bir çok farklı ülkede. Bu, iyiye işaret…

Tek başına seyahat: Kotor, Karadağ

Bitirmeden önce, dünyanın çeşitli ülkelerini sürekli gezen bir arkadaşımın, Facebook’ta kendi sayfasında paylaştığı ve çok beğendiğim iki yazısının linkini de buraya eklemek istiyorum. Yazıların her ikisi de İngilizce. Bilenlerin mutlaka bakmasını isterim. 1. Yazı , 2. Yazı

Günümüzde, yalnız seyahat edenlerin sayısı giderek artıyor. Tek başına seyahat etmekten korkmayın. Can Dündar’ın güzel bir yazısı şöyle biter: “Sanki gitmek sadakattir, kalmaksa ihanet…” Unutmayın; kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyen, yeni okyanuslar keşfedemez 😉

Haydi!

Gezivita mail aboneliği
10 saniyenizi almaz :)

E-Mail listeme abone olmayı unutmayın sakın!

2 Comments

  1. MSP 17 Şubat 2017
    • Kaan Önem 18 Şubat 2017

Leave a Reply