Cumhuriyet Bayramı

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

Herkese merhaba!

Bu blog genel itibariyle seyahat yazıları paylaşım alanı olsa da, bildiğiniz gibi zaman zaman konu dışı paylaşımlar da yapıyorum. Dolayısıyla bizim için çok değerli olan bu önemli günü anmadan geçmek istemedim. Cumhuriyet Bayramı hakkında bir iki şey söylemeden geçemezdim…

Atatürk fotoğrafları

Atatürk döneminde Cumhuriyet Bayramları coşkunca kutlanırdı. Dış teşkilat da bu coşkunluğu içten duyar, yaşardı. Elçiliklerden Cumhuriyetin kurucusuna telgraflar çekilirdi. Atatürk’ten cevaplar gelirdi. Gelen cevaplar, elçiliklerde, konsolosluklarda Türk vatandaşlarına, yurt dışındaki öğrencilere okunurdu. Sevinç bir kat daha artardı. Hele Cumhuriyetin önemli yıl dönümleri unutulmaz bir bayram olurdu. Onuncu yıl böyle olağanüstü bir bayram olmuştu.

(Kaynak: Bilal N. Şimşir, Atatürk’ün Hastalığı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2011)

Bu yazıyı kısmen 29 Ekim 2017 tarihinde yani Cumhuriyetimizin 94. yılını kutlarken, kişisel Facebook sayfamda paylaşmıştım aslında. Okumayanlar için, bu da benim Cumhuriyet Bayramı yazım olsun. Zira pembe metrobüs/otobüs fikirlerinin ortalıkta dolandığı bir atmosferde, kız çocuklarının ikinci sınıf görülüp eğitim hayatından, yetişkin kadınların ise neredeyse tüm sosyal yaşamdan uzaklaştırılıp izole edilmeye çalışıldığı ve hatta artık kimi gerici televizyon kanallarında yüzlerinin bile tamamen sansürlendiği (olaydan haberi olmayanlar için belirteyim, şaka falan değil tamamen gerçektir), heykellerin, yüzlerce, belki binlerce yıllık herkese mal olmuş sanat eserlerinin üstünün örtüldüğü, boyandığı, bunlara ev sahipliği yapan sanat mekanlarının, müzelerin saldırıya uğradığı bir ortamda, Cumhuriyetin getirdiği kazanımların önemini, kadına, insana, sanata ve sanatçıya verdiği yüce değeri, hümanizmayı her geçen gün, yaşanan her akıl dışı benzer olaydan sonra daha da iyi anlıyorum.

Atatürk Diyor Ki, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1981

Şimdi biraz daha geçmişe, kuruluş günlerine doğru dönelim isterseniz hep birlikte. Cumhuriyetin nasıl bir havada ve nasıl doğduğuna biraz daha yakından bakalım istiyorum. Tarihçi Edward Erickson, “Size Ölmeyi Emrediyorum” isimli kitabının son paragrafında şöyle yazar:

Düşmanlarının daima olduklarından zayıf değerlendirdiği Türkler, savaşın (1. Dünya Savaşı kastediliyor burada.) acı sonuna dek savaşmayı sürdürdü. Türkiye’nin düşmanları, Mondros Mütarekesinden sonra bu ülkeyi ebediyen yok etmeye kalkışacaklardı. Ne var ki, Türk ordusunun “değerleri takdir edilmeyen liderleri ve askerleri” (Tırnaklar bana aittir.) bir kez daha külleri arasından yükselecek ve düşmanlarını yenecekti.

(Kaynak: Edward Erickson, Size Ölmeyi Emrediyorum, 1. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu, Çev. Tanju Akad, Kitap Yayınevi, 2011)

23 Nisan 1920’de açılan meclisteki milletvekilleri, gaz lambasıyla aydınlanan, sac sobayla ısınan, civar okullardan getirilen tahta sıralarla donatılmış, gaz tenekelerinin masa olarak kullanıldığı mecliste çalışmış, 100 lira maaş almışlardı. Bir kısmı Öğretmen Okulunda yatmış, bir bölümü hanlarda kalmışlar, sabah, öğle ve akşam tabldottan yemek yemişlerdi. 20 Ocak 1921 yılında çıkarılan yasayla, egemenliği kayıtsız şartsız millete veren hükmü benimsediler. Birinci BMM, bir yandan Milli Mücadeleyi zaferle taçlandırmış, diğer yandan da yeni rejimin temellerini atmıştı. Birinci Meclis, 16 Nisan 1923’te son toplantısı yapmış ve yerini İkinci Meclise bırakmıştı. Cumhuriyetin resmi olarak ilan edilmesi görevini de bu İkinci Meclis üstlendi.

Cumhuriyetin ilk on beş yıllık döneminin sonunda, arada yaşanan 1929 Dünya Ekonomik Buhranına rağmen önemli bir gelişme söz konusuydu. 1938 yılı itibarıyla dış ticaret dengesi -3,9 seviyesine inmiş ve ihracatın ithalatı karşılama oranı %96,7’ye ulaşmıştı. En çok dikkati çeken nokta, iktisadi açıdan devamlı bir yükseliş seyrinin varlığıydı.

Selanik Atatürk Evi

Tüm insanları kul statüsünden çıkarıp birey kategorisine sokan, kişiliklerini hür bir vatandaş şeklinde yaşamalarına olanak sağlayan, kadın ve erkeğin hayatın her alanında eşit olduğunu teslim eden ve tüm bunları evrensel hukuk kurallarına göre güvence altına alan bu görüşün, bu yeni rejimin önemini, değerini daha da çok hissediyorum özellikle şu günlerde. Atatürk’e gelinceye dek “akıl” denilen şey, gerçeği arama, anlama ve bulma aracı olarak neredeyse hiçbir değer taşımamıştır denilebilir. Kaderci bir anlayışla her şeyin göklerden geldiğini kabul eden ilkel düşünce, cumhuriyet ile beraber yerini insanın aklını kullanarak sorumluluk alabilen hür bir varlık olduğu anlayışına bırakmıştır. Ve ancak bu sayededir ki, sosyal, ekonomik, siyasi ve toplumsal alanlarda bir gelişme sağlanabilmiştir.

Kadına özgürlük veren ve onu erkek ile eşit kılan bir felsefe, bize önce “insan” olmanın da değerini ve önemini hatırlatır. Zafer Toprak, “Atatürk: Kurucu Felsefenin Evrimi” isimli kitabında, Türkiye’deki toplumsal devrimin en önemli halkasını kadının oluşturduğunu, cumhuriyet öncesi dönemin bu anlamda bir kaçgöç dönemi olduğunu, kadınları ve erkekleri ayrı dünyalara hapseden haremlik-selamlık zihniyetinin cumhuriyet sayesinde yıkıldığını söyler.

Çağdaş kadın beklentisinin ilk evresi kadının kamusal alana açılmasıydı. Atatürk bu konuda da öncülük etmişti. Latife Hanım kalpakların giyildiği evrede Atatürk’le birlikte kitlelerin önüne çıkmış bir kadındı. Atatürk kadının eve kapanmasına karşıydı ve bunun en güzel örneğini Latife Hanımı her vesile ile toplumla buluşturarak veriyordu. Cumhuriyetin erken döneminde spor etkinliklerinde, çay ziyafetlerinde kadın erkek ortak mekanı paylaşmış, dans çağdaş toplum anlayışının bir göstergesi olmuştu.

(Kaynak: Zafer Toprak, Atatürk: Kurucu Felsefenin Evrimi, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2020)

Atatürk Evi Müzesi, Selanik

Yazıyı, Türkiye’nin en büyük hukukçularından biri olan Bülent Tanör’ün kitabından aldığım, Cumhuriyetin kuruluşunu anlatan şu bölümle sonlandırayım:

Türkiye’de 1920’den itibaren kurulmaya başlayan yeni siyasal-anayasal rejim, Mustafa Kemal’in damgasını çok güçlü bir şekilde taşımakla birlikte, ulusal bağımsızlık savaşının koşullarından doğmuştur. İlk başlarda, anayasal sistemin nasıl olması gerektiği konusunda hazır reçeteler yokken, ulusal kurtuluş mücadelesinin özel koşulları siyasal ve anayasal kurumları belirlemiştir. Hatta denebilir ki, başka hiçbir örnekte, anayasanın Occasio Legis’ini oluşturan olayların izleri bunca açık ve güçlü biçimde görülemez.

Siyasal & Anayasal kurumların oluşumunda şu basamaklar göze çarpmaktadır: 1- Yerel kongre iktidarları, 2- Ulusal kongre iktidarı (Sivas) ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 3- Ulusal meclis (TBMM), 4- Meclise bağımlı hükümet (TBMM Hükümeti), 5- Meclisten görece bağımsızlaşan hükümet.

Atatürk Nutukta ilk basamağı atlayarak bunları şöyle anlatır: “Biz evvela memlekette teşkilatı milliye yaptık. Sonra meclisi topladık. Evvela meclis hükümeti yaptık. Ondan sonra da hükümet yaptık.” Görülüyor ki, yaklaşım ve anlatım biçimleri ne olursa olsun, Türkiye devleti ve Türkiye cumhuriyetinin kuruluşunda aşağıdan yukarı ve sivil unsurlar çok belirgin ve güçlüdür.

Bu kurumlaşmanın tarihsel işlevi krizi demokrasiyle çözmek olmuştur. Yerel önderler ve kongre iktidarları, bunları bütünleyen Kemalist önderlik ve Büyük Millet Meclisi yönetimi, zorlukların ancak demokratik ve temsili kurumlarla aşılabileceği noktasında birliktirler. Anayasa hukuku açısından bakıldığında, bu yeni yapılanmanın temel ilkesi ulusal egemenlik, ana kurumu da Türkiye Büyük Millet Meclisidir.

(Kaynak: Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005)

Artık hakkında asılsız haberler bile uydurulan ve yalnızca yakın tarihin de değil tüm dünya siyasi tarihinin en büyük liderlerinden birine şükran borçlu olduğumu üzerine basarak tekrar belirtmek istiyorum. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!

Bu konulara benzer içerikli yazılmış, diğer iki yazım da burada:

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

10 Kasım

Okuma Önerileri ve Kaynaklar:

  • İlhan Arsel, Biz Profesörler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997
  • Edward Erickson, Size Ölmeyi Emrediyorum, 1. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu, Çev. Tanju Akad, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2011
  • Zafer Toprak, Atatürk: Kurucu Felsefenin Evrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2020
  • Süleyman Beyoğlu, Kenan Olgun, Selma Yel ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 1, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2012
  • Cezmi Eraslan, Süleyman Beyoğlu, İhsan Güneş ve diğerleri, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 2, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2013
  • Ed. Ahmet Demirel ve Süleyman Sözen, Birden Fazla Yazar, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 2017

2 Comments

  1. semi 30 Ekim 2017
    • Kaan Önem 30 Ekim 2017

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.