Atatürk’ün Hastalığı

Atatürk’ün Hastalığı

Herkese merhaba.

2021 yılı, sanıyorum hepimiz için oldukça yoğun ve bir o kadar da zor geçti.  Pandemi bir yana, ülkenin gündemi de bir an olsun durup rahatça nefes almaya fırsat vermeyecek denli stresliydi. Yıl boyunca  -kadın cinayetlerinden tutun da doktor/öğretmen maaşlarına, dış politika krizlerinden dövizin çılgınca yükselmesine dek- farklı farklı çok sayıda konu gündeme geldi, bunlar günlerce hararetle tartışıldı.

Siyasetin görünen aktörleri, birbirlerine karşı sıklıkla hakarete varan ifadeler kullandılar. (“Siyasetin bir de görünmeyen aktörleri mi var acaba?” sorusu oluştuysa kafanızda, lütfen şu yazıma da uygun bir anınızda mutlaka göz atın lütfen: Türkiye’de Siyaset ve Demokrasi) Vatandaşlar da bu ortamda alabildiğine kutuplaştı. Herkes adeta buluttan nem kapar hale geldi.

Pandeminin yönetimi ile yaşam koşullarımız da bir hayli değişince/kısıtlanınca, siyasetin bu boğucu, çorak, keyifsiz atmosferi ve kaba saba dili, ruh ve vücut sağlığımızı daha da tahrip etti geride bıraktığımız yıl boyunca. Sanıyorum biraz da bu nedenle, bu sağlıksız atmosferden eskisinden daha da çok etkilendik.

Dolayısıyla 2021’in bu son yazısında, sizlere bir kitaptan bahsetmek istiyorum ben. Böylece belki biraz olsun rahatlama şansımız olur. (Aradığı huzura kısa yoldan kavuşmak isteyenler için bir yazım da burada: Severek Dinlediğim Müzisyenler)

Kitabın ismi: Atatürk’ün Hastalığı. Yazarı: Bilal Şimşir. Yayıncı: Türk Tarih Kurumu. Aslında ben bu kitabı alıp okuyalı hayli zaman oldu. Birkaç gün önce kitaplığımdan çekip tekrar elime aldım. Kitabın sayfalarını karıştırırken bir yandan da kitapla ilgili internet üzerinde yazılanlara şöyle bir göz atmak istedim.

Fakat bu noktada çok ilginç bir manzara ile karşılaştım. Çünkü bu kitapla ilgili internette doğru dürüst bir bilgi yoktu. Dahası, ne benim özellikle bulmayı umduğum türden bir yoruma, ne de değişik bir yazıya denk geldim. Hatta gözüme hemen hemen hiçbir şey çarpmadı desem yeridir.

Ne Ekşi Sözlükte bu kitabın başlığı açılmış, ne kitapyurdu.com’da ne de goodreads.com’da hakkında tek bir satır yazılmış. Hatta 2017 yılında goodreads.com’da ben bir cümlelik bir yorum bırakmışım siteye. Onun haricinde Goodreads.com’da bu kitabı oylayan veya okuma listesine ekleyen kişi sayısı ise bir elin parmağını geçmiyor.

Google arama kutucuğuna Atatürk’ün hastalığı yazdığınız zaman, bir sürü haber ve gazete makalesi ile karşılaşıyorsunuz. Evet bu tamam ancak bu kitap hakkında hiç yorum yazan yok.

Bu duruma oldukça şaşırdığımı itiraf etmeliyim. “Neden?” diyeceksiniz. Çünkü bu kitap öncelikle derinlemesine bir arşiv taramasının ürünü. İçinde her yerde bulamayacağınız türden çok önemli bilgiler, olaylar, yorumlar ve anekdotlar var. Bunlardan bazılarını birazdan okuyacaksınız zaten.

Aslında ben de bu kitabı rutin İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı ziyaretlerimden birinde tesadüfen keşfetmiştim. “TÜYAP Kitap Fuarı Başladı!” başlıklı yazımda belirttiğim gibi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, her yıl kitap fuarında düzenli olarak %50 indirim yapar. Dolayısıyla kitaplığımda, çoğu fuardan alınmış çok sayıda TTK basımı kitap bulunuyor. İşte Bilal Şimşir’in bu kitabını da İstanbul Kitap Fuarından satın almıştım.

Kitaplığım.

Ciltli olarak basılmış olan bu nitelikli kitabın arkasındaki etikette fiyatı 14 TL olarak gözüküyor. Yani bu kitabı ben %50 fuar indirimi ile beraber sadece 7 TL’ye satın almışım. Şaşırmamın diğer bir nedeni de bu aslında.

Yılmaz Özdil’in bundan birkaç sene önce son derece popülist bir tavırla pazarlayarak sattığı, içinde kaynakçası bile olmayan Mustafa Kemal isimli kitabı ile kıyaslandığı zaman, ücreti hayli komik kalıyor bu kitabın. Yani bana kalırsa, böylesine nitelikli bir kitabın tam tersi biçimde daha pahalıya satılması ve Özdil’in kitabına kıyasla çok daha fazla ilgi görmesi gerekirdi. Ancak Türkiye maalesef böyle tuhaf bir ülke işte…

Türk Tarih Kurumu üyesi olan Bilal Şimşir, çok çalışkan ve üretken bir araştırmacı. Yazılmış bir sürü kitabı bulunuyor. Bu kitapta da yazarın bu üretkenliğini ve çalışkanlığını görüyoruz. Ancak hepsi bu değil.

Yapılan etraflıca kaynak taraması sonucunda elde edilen bilgiler, yan yana ve bir anlatım bütünlüğü içerisinde derli toplu bir biçimde sunuluyor okuyucuya. İşte bu özen, gerçekten olağanüstü bir kitap çıkarmış ortaya. Kitabı okurken hep, “Acaba bir sonraki sayfada karşıma ne çıkacak?” hissiyatı ile doluyorsunuz. Elinizden kolayca bir kenara bırakmak, kitaba ara vermek gerçekten zor olacak. Vakti olanlar, birkaç gün içinde hızlıca okuyup bitirecektir zaten.

Bilal, N., Şimşir, Atatürk’ün Hastalığı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2011

Peki “Atatürk’ün Hastalığı” başlığını taşıyan bu kitapta neler anlatılıyor? Hemen kitabın adına aldanmayın. Zira Atatürk’ün hastalığından giriş kısmında kısaca bahsedilmekle beraber, kitabın ana gövdesini Atatürk’ün ölümünün Fransız ve İngiliz basınında yarattığı yankılar oluşturuyor.

Ancak bunlar da sadece Atatürk’ün ölümünden sonra bu ülkelerin basınında çıkan haberlerden ibaret değil. Bu iki ülkenin devlet adamlarının, önde gelen diplomatların, gazetecilerin ve hatta sıradan vatandaşların; Atatürk, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün reformları, kimi zaman da Osmanlı Devleti ile ilgili kişisel görüşleri, yorumları ve demeçleri var. Bunun yanı sıra yine Atatürk ile yapılmış bazı mülakatların içeriğini de öğrenme şansına sahip oluyoruz. Bu mülakatlar sırasında bizzat Atatürk’ün kendi ağzından çok önemli görüşler okuyacaksınız.

Aslında alıntı yapılacak, kitapta altını çizdiğim, yanlarına ufak ufak notlar aldığım çok yer var. Ancak burada bunların hepsine yer vermem mümkün değil ne yazık ki. O yüzden burada sizinle benim en çok dikkatimi çeken bazı kısımları paylaşmak istiyorum. Eminim sırf benim burada paylaştığım bu ufak kısımları okuduktan sonra bile bu kitabı hemen edinip siz de ilk fırsatta kendiniz okumak isteyeceksiniz. Öyleyse lafı hiç daha fazla uzatmadan kitaptan alıntılara geçelim.

Öte yandan ölüm haberi duyulur duyulmaz, Türkiye’nin Londra büyükelçiliğine de taziyet telgrafları, mektupları yağmaya başlamıştı. Bunlar çok çeşitli kimselerden geliyor, toplumun her katını temsil ediyordu. Bazıları kısa, özlü; bazıları daha uzun ve duyguluydu. İngiliz halkı Atatürk’ün ölümünü derinden duyuyor, şaşılacak bir içtenlikle Türkiye’nin yasını paylaşmaya çalışıyordu. Sempati ve taziyet telgrafları gönderenler arasında, Atatürk’ün eski düşmanlarının da bulunduğu dikkati çekiyordu. Daha doğrusu bunlar ilk mesaj gönderenler oluyordu.

Mütareke yıllarında İstanbul’da İngiliz işgal kuvvetleri başkomutanı olan General Sir Charles Harington, Atatürk’ün ölüm haberini 10 Kasım günü saat 12:30’da, Piccadilly Subay Kulübünde haber aldı. Emekli bir general olarak kulüpte oturuyordu. Ölüm haberi üzerine yakın tarih bir sinema şeridi gibi gözünün önünden geçmiş olmalıydı. O büyük adamın zuhurunu adeta gözleriyle görmüş, günü gününe yaşamıştı.

Bir general olarak Mustafa Kemal’e çok önceden sempati ve hayranlık beslemeye başlamıştı. Sakarya Savaşı arifesinde Onunla İnebolu’da görüşüp anlaşmayı denemişti. Ama İngiliz diplomatları bu niyeti kösteklemişler, baltalamışlardı. Harington’un kendisine kalsaydı daha 1921’de Mustafa Kemal ile anlaşacak ve kumanda ettiği İngiliz işgal kuvvetlerini daha o zaman Türkiye’den çekip gidecekti. Gerçekten Mustafa Kemal’in başarısının kesin olacağını en önce anlamış olanlardan biri oydu.

Atatürk’e hayranlığı ondan sonraki yıllarda daha da büyümüştü. Emekli General Harington 10 Kasım günü saat 12:35’te Türkiye’nin Londra büyükelçisine şu telgrafı çekti: “Kendisine büyük saygı beslediğim Büyük Lider ve Devlet Adamının kaybı dolayısıyla size ve Hükümetinize en içten sempatilerimi sunarım.”

Telgraf, Türkiye dış işleri bakanlığının Atatürk’ün öldüğünü bildiren genelge telgrafından önce Londra büyükelçiliğine ulaştı. Harington’un telgrafı, Türkiye büyükelçiliğine olayla ilgili olarak gelen ilk telgraf oldu. Kurtuluş Savaşı yıllarında Türkiye’deki İngiliz orduları, daha sonra bütün müttefik işgal kuvvetleri başkomutanının bu jesti gerçekten insanı duygulandırıyordu. Bu kısa telgraf, ince bir nezaketten öteye anlam taşıyordu. Harington’un Atatürk’e büyük saygı beslediği, O’nu büyük bir lider olarak tanıdığı doğruydu. Sempatisi yürektendi denilebilir.


10 Kasım 1938 günü hayata gözlerini yuman Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından Türkiye’nin Paris büyükelçiliğine yüzlerce telgraf çekilir. Bunlardan biri, Paris yakınlarında öğretmenlik yapan, aslen Cezayir asıllı bir gençtir. Büyükelçiye hitaben şöyle yazar:

“Günümüzde bizim gözlerimiz tek bir adam çevrilmişti. Kader o adamı bir milleti kurtarmak ve hakir görülmekten korumak için seçmişti. Fetih topraklarına, Tunus’a, Cezayir’e serpilmiş aynı milletin bazı çocukları, ne yazık hakir görülmekten kurtulamadılar. Evet bizler artık geri dönememek üzere Fransızlaştık. Ama ecdadımıza taparcasına saygı beslemeyi hiç kimse bize yasaklayamaz.

Şu halde ekselans, şunu söylememe müsaade buyurunuz ki, Türkiye sınırları dışında, burada Fransa’da da kendi kendini hatırlayan yürekler vardır. Kemal Atatürk öldü ve sizin gibi bizler de ağlaşıyoruz. Medenileşmek için milliyetini değiştirmiş olan bizler, o büyük yenilikçi adama, o Mustafa Kemal’e sizlerin neler borçlu olduğunuzu biz biliriz!”


1928-1933 yıllarında, Türkiye’de Fransa büyükelçisi bulunmuş olan M. Charles de Chambrun, 11 Kasım 1938 tarihli Excelsior Gazetesinde Atatürk’ü şöyle anlatır:

O, demokratik ve cumhuriyetçi prensiplere sahipti. Eğitimi laikleştirmek ve inanç hürriyetini gerçekleştirmek için çalıştı. Asker olarak her yerde, bütün görevini yerine getirdi. Bütün ihtilalci komiteleri dolaştıktan sonra askerliğin emrine uydu. Ama bunca eski geleneği altüst etmiş bir kimse için, yaratılıştan ihtilalci değildi denemez. Saltanatı yıkacak kadar geçmişten kopabildiyse, bunu, milli Türkiye’nin geleceğini güven altına almak için yapmıştır.

Cumhurbaşkanı Atatürk’ün ölümünü büyük bir heyecanla öğrendim. O’nun nezdinde beş yıl boyunca Fransa’yı temsil ederken her zaman pek dostça hayranlıkla karşılaşmıştım. Kendisiyle her konuda konuşmuştum: Irklar, dil, etimoloji, gramer, tarih ve günün politika sorunları gibi.

Bir Selanik çocuğuydu, Avrupa Türkiye’sinde, Makedonya’da doğmuştu. Asyalı fatihler Avrupa’ya gelince her şeyi kırıp geçirirler. Avrupalı fatih ise Asya’ya girerse uygarlık meşalesini götürür ve oraya yerleşir. Atatürk Ankara’ya yerleşti, oradan İstanbul’u savundu. Çökmekte olan bir imparatorluğun yerine modern bir devlet kurmuş kimse olarak adı tarihte yaşayacaktır. Kendisini her zaman çok eski bir uygarlığın temsilcisi sayardı. Kökünün çok eskiye gittiğini kafasına sokmuştu.

Cahilliğe karşı giriştiği unutulmaz kampanya sırasında, eğitimi halka yaymak amacıyla reform projesini sunarken, müdahalesini şu sözlerle bitirdi ki, bunlar muzaffer bir kumandanın ağzında dikkate değer: “Türk halkının eline okuyup yazma anahtarını vermek gerekir. Bu anahtar Latin alfabesine dayanan Türk alfabesinden başka bir şey olamaz. Vatandaşlarımızı cahillikten kurtarmak için sade bir öğretmen olmanın manevi hazzı bizim bütün benliğimizi sardı.”


22 Kasım 1938 günü Paris Soir Gazetesinde tanınmış yazar Emil Ludwig’in bir yazısı çıktı. Napolyon gibi bazı tarihi kişiler üzerine kitaplar yazmış olan Emil Ludwig, Ankara’ya gelip Atatürk ile de görüşmüştü. Gazetece telif hakkı satın alınmış olan yazıda, bu görüşme anlatılıyordu. Yazı, “Atatürk bana dedi ki” başlığını taşıyordu. Yazar, görüşüp konuştuğu Atatürk’ü anlamaya ve anlatmaya çalışıyor ve şunları yazıyordu:

Eskiden pek çevik ve canlı olduğu halde sonraları durgun, düşünceli bir hal aldığı ve kimi zaman haftalarca asık yüzlü kaldığı bana önceden söylenmişti. Gerçekten, savaşın kahramanlık diye adlandırılan olaylarından birini deşerek konuşmaya girişmeseydim, Atatürk hiç kuşkusuz soğuk bir ihtiyatı görüşme boyunca sürdürecekti.

1916’da Gelibolu yakınında geçen o meşhur olayı bana objektif olarak tam bir kesinlikle anlattı: “Karşımızda bulunan İngilizlerin dedi, ateş için toplarını ayarlamaya henüz vakit bulamadıklarını biliyordum, öyleyse tehlike yoktu. Bu basit bir hesaptı ve ben yalnız elverişli bir andan yararlandım.”

Bu vesileyle Gazinin bariz vasıflarından birini belirtmek uygun olur: O asla hayalci ve fantezist bir kimse değildi. Kendisi de sık sık bunu belirtir ve bundan gurur duyardı. Benim iki kitabımı Türkçe’ye çevirmişti ve Napolyon ile ilgili eserim konusunda kendi görüşlerini uzun uzun anlattı. O’nun kanaatince büyük Korsikalıyı hayalleri mahvetmişti. Diyordu ki:

“İzlenen amaçlar asla kişisel olmamalıdır. Çağdışı kalmış sistemlere yapışık kalan, gelenekleri aşamayan bir kimse, hiçbir zaman çağdaş bir devlet yaratamaz. Napolyon, kendisine ihanet ettiğini bile bile Fouche’yi yanında tuttu, sonra da bu şaşkınlıkla Fouche’nin amansız düşmanına kendisi saldırdı. Plansız işe girişmişti, geniş projeler yapmaya onu olaylar itiyordu. Demokrasinin zaferini altmış yıl geri itti.


Bulgaristan’dan Nelia Pavlova isimli kadın yazar, Atatürk’ün ölümüne ağlayan milyonlardan biridir. 1938’de “Gazi’nin Ülkesinde” isimli bir kitap yazıp Paris’te yayınlar. O da görüşlerini şöyle dile getirir: “O büyük yurtseverden, o ince diplomattan söz edebilecek yetenekte hiç değilim. Onu çocukluğumda benim asıl memleketim olan Sofya’da askeri ataşe olarak, daha sonra Ankara’da çiftliğinde tanıdığım gibi hep gözümün önüne getiriyorum: Sade, sadık, insana bağlı, kimi pek ciddi, kimi de yumuşak. Öylesine asil bir tecessüs, öylesine insanca bir yumuşaklık vardı ki onda, her şeyi bir öğrenme fırsatı ve harekete geçme nedeni sayıyordu.


Action Francaise gazetesinde de “Gazi’nin Ölümü” başlıklı bir makale yayınlanır. Haberi yapan gazeteci özetle şöyle der: “Bin yıllık geçmişi silip süpürmek için bu olağanüstü adama birkaç yıl yetti. Şüphesiz ki sallanan ama temelleri çok köklü sanılan bin yıllık bir binayı yıkmak için bir baston vuruşu yetti. Kemal’in büyük sırrı, Osmanlı İmparatorluğunun romantik danteli arkasında, vatan topraklarını savunmaya hazır insanlardan başka artık hiçbir şey kalmamış olduğunu kavramasında değil midir?”

Atatürk’ün, kendisini Türkiye’nin Büyük İskenderi ve Napolyon’u olarak kutlamak isteyen birine verdiği cevabı ise, yine bir başka Fransız gazeteci nakleder: “Ben onlardan hiçbiri değilim. Buraya, temsilcisi olduğum Cumhuriyete hakaret edilerek bana iltifatta bulunulsun diye gelmedim.”

Evet, bu yazıda size Atatürk hakkında yazılmış, okuyup beğendiğim bir kitabı tanıtmaya çalıştım. Yazımı beğendiyseniz, sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız çok mutlu olurum. Ayrıca yine beğenenler için burada da farklı konularda yazılmış birkaç yazım daha var:
Hep gündemin ilk sıralarını meşgul eden bir konu: Kadına Şiddet
Amerika’da işlenen cinayetin düşündürdükleri: George Floyd ve Körelen Vicdanlar
Okuyup beğendiğim kitaplar: Okuduğum Kitaplar
Herkese selamlar, sevgiler.

2 Comments

  1. Roza 1 Ocak 2022
    • Gezivita 16 Ocak 2022

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.