Türkiye’de Turizm

Türkiye’de Turizm Üzerine Düşünceler

Merhabalar.

Başlamadan önce birkaç şeyi üzerine basa basa söylemem şart. Bu yazı olumsuz eleştiriler içeriyor. Fakat bu durum, ülkedeki olumlu ve güzel olan her şeyi tümden yadsıdığım veya görmezden geldiğim anlamına da gelmiyor elbette.

Bu yüzden, yazı bu gözle bakılıp bu şekilde değerlendirilsin istiyorum. Üstelik en nihayetinde olumsuz eleştiri, daha iyiyi ve doğruyu bulabilmek adına yapıldığından çok büyük bir anlam kazanıyor. Bu kısa açıklamadan sonra şimdi esas kısma geçebilirim artık.

Sultanahmet, Sirkeci, Eminönü, Karaköy, Eskişehir, Kadıköy, Kalkan, Kaş, Pamukkale, Bodrum, Kuşadası, Antalya, Fethiye, Ölüdeniz, Kapadokya ve burada sayamadığım daha onlarca, yüzlerce hatta binlerce turistik yer var Türkiye’de. Saymakla bitmez…

Siyasi krizler veya diğer çeşitli nedenlerle zaman zaman kesilse, kimi zaman azalsa bile her yıl bir sürü yabancıyı hem bireysel turizm anlamında hem de kafileler halinde ağırlayan bir ülkeyiz. İklim ve yeryüzü şekilleri buna çok müsait.

Ve Türkiye bu sayede turizmden ciddi bir gelir elde ediyor. Turizmin Türk ekonomisi üzerinde çok ciddi bir payı var. Büyük bir gelir kalemi yani.

Ben doğduğumdan bu yana, yani 1984 yılından beri İstanbul’da yaşıyorum. Küçüklüğümden itibaren ailemle, arabayla Ege ve Akdeniz kıyısında neredeyse her yeri dolaştım. Ancak yaşadığın bir yeri, içinde olduğun ülkeyi dışarıdan gelen biri gibi gezmek, görmek zor. Kolay değil.

Bir defa mental olarak buna kendini inandırman çok zor hatta çoğu kez imkansız çünkü o gözle bakmamışsın hiç, alışmışsın, sürekli içinde yaşıyorsun. Bu nedenle her şey sana sıradan, doğal ve normal geliyor. Sanki hep öyle olması gerekiyormuş gibi…

İnsanlar her şeyin ve herkesin her zamanki gibi olduğunu kabul ettikleri sürece sorulacak hiçbir soru yoktur. Alışkanlıklardan kaynaklanan bu aşinalık, sorgulayıcılığın, eleştirinin, değişimin ve yenilik arayışının önünde bir engeldir.

Sosyoloji bu engeli aşarak günlük yaşamı masaya yatırır, bildik gibi görünen konuları inceleyerek, sorgulayarak, eleştirerek bilmedikleştirir. Bilmedikleştirmenin önemli faydaları vardır. Bunu yaşayan birey artık hayatını daha bilinçli ve daha özgür yaşayacaktır.

(Kaynak: Temmuz Gönç, Serap Suğur, Erhan Akarçay ve diğerleri, Sosyolojiye Giriş, Editör: Nadir Suğur, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 2017, s. 5-6)

Ama özellikle son dönemlerde, yaşadığım şehre ve ülkeye yurt dışından yabancı arkadaşlarım geldiği için, daha farklı bir gözle bakma şansım oldu. Seyahatlerinde onlara refakat etmek, bir nevi rehberlik yapmak için düştüm yollara.

Gündelik kıyafetim yurt dışı seyahatlerim sırasında giydiklerimle aynı mesela, sırtımda da her zamanki gibi sırt çantam var. Ben de dışarıdan bakınca fiziksel görünüm olarak yabancı gibiyim biraz.

Bir anlamda kendi yaşadığım yeri de bir gezgin gözüyle görmeye çalıştım, gördüm bu defa bu vesileyle. Öyle diyeyim yani. Ve inanın bana karşılaştığım manzara pek hazin, pek iç karartıcıydı… Acı ama gerçek. Durum maalesef bu.

Kurumuş Pamukkale travertenleri

Ellerinde menülerle zorla sizi mekânlarına sokmaya çalışan insanlar geliyor gözümün önüne öncelikle. Menüyü adeta gözünüze sokacak. En çok işittiğim laf “yes, please” oldu mesela. Bunun durup tam Türkçe çevirisini düşündüm bir an için, net bir yanıt bulamadım ama herhalde buyurun anlamına falan geliyor olsa gerek, bir nevi karşılama sözcüğü yani. Sözlükteki direk karşılığı, buyurun ne alırdınız çünkü.

Halbuki Hi, Welcome çok daha yerinde ve sade olurdu ya neyse. Hele bir gün bir tanesi, yabancı bir arkadaşımla Karaköydeki bir restoranın önünden geçerken bana doğru thank you, thank you! deyiverdi bir anda.

Ben de bir an şaşırdım, irkildim ama çabuk toparladım kendimi. What for? diye karşılık verince yüzünün aldığı şekli görmenizi isterdim doğrusu. Alışmamış olacak böyle bir yanıta, belki de ilk kez duydu hayatında, öylece kalakaldı.

Utanmasalar kolunuzdan sizi sürükleyip mekâna sokacak, bir masaya oturtacaklar. Hani, kodum mu oturturum dercesine. Üstelik hemen her yer böyle. Çalışanından işletmecisine birçoğu bilgisiz, görgü kuralları falan hak getire…

Ne denilebilir ki başka? Kimileri bunu samimiyet, sıcaklık olarak falan yorumluyor. Bence samimi olmaktan fazlasıyla uzak, bilakis tamamen yapmacık muhabbetler, yapay hareketler.

Bunun Türkçedeki karşılığı nedir gerçekten bilemiyorum. Sanırım bunun ismi en hafif tabirle sevimsizlik. Rezillik diyeceğim ama burada yaşıyorum, kendi ülkem, doğduğum, içinde yaşadığım ülke sonuçta, kendime, dahası bu insanlara yakıştıramıyorum, dilim varmıyor inanın bana…

Kalkan gezi günlerimden bir kare.

Her şey olmuş para, para, para. Manav var mı yakınlarda diye soruyorum bir işletmeye, bilmiyorum abi diyor garson çocuk. Çok değil üç dükkan yanı manav halbuki. Hani soruyu sorarken eline bir lira tutuştursan bülbül gibi şakıyacak. Tamam, para kazanılacak elbet, emek en yüce değer, buna saygımız zaten sonsuz ama bu kadar da olmamalı.

Antalya Kalkan’dayım. Akşam, eski bir Rum köyü olan çarşısını geziyorum. Bir anda sol tarafımdan bana doğru belli belirsiz seslenildiğini işittim. Daha doğrusu ne dedikleri tam anlaşılmıyor, hatta bana seslenip seslenilmediğinden de tam emin olamadım ama dönüp baktım.

Bakıyorum, boyum da biraz uzun olduğu için neredeyse bacağıma kadar gelen ufacık çocuklar görüyorum. 4, bilemedin 5 yaşlarında olacak. O da en fazla, en iyimser tahminle. Konuşmalarından anlıyorsun. Ağzında kendisine öğretilmiş fayf lira, fayf lira cümlesi ile ortada dolanıyorlar. Önündeki tezgâhta bir şeyler satılıyor. Olacak iş mi? Yazık değil mi bu çocuklara? Hem de bu yaşta?

Müzelere gidiyorum. Birçok gelişmiş Avrupa ülkesinde Audio Guide (Sesli Rehber) müzeye ödenen bilet fiyatına dahildir. Ekstra para hemen hemen hiç ödemezsin. Ya da ödersin ama ne bileyim çok cüzi bir şeydir bilet fiyatının yanında.

Topkapı Sarayındaki sesli rehber neredeyse bilet fiyatına denk. El insaf yahu! Gerçi bir yandan buna da şükür diyorum çünkü Türkiye’de çoğu yerde Audio Guide bile yok… Yabancılar neyin ne olduğunu gelmeden kendi çabalarıyla araştırmadılarsa çoğu zaman pek anlamadan öylesine bakıp bakıp geçiyorlar. Göbeklitepe’den mesela, Türkiye’de kaç kişinin, kaç Türkün haberi var?

Arkadaşım, Boğaz Turu yapalım Kaan diyor. Peki diyorum, öyle ya İstanbul’a gelmiş, hakikaten yapmadan dönmek, ünlü Bosphorus Bridge‘i görmemek olur mu? Olmaz. Boğaz tekne turu için sağıma soluma bakıyorum Eminönü iskelesinde. Şehir hatlarının kısa boğaz turu ve uzun boğaz turu diye seçenekleri var aslında. Ancak biz saati kaçırmışız. E zamanımız da yok, arkadaşımın İstanbul’daki günleri sayılı…

Çare yok, sağda solda reklam yapan şu özel teknelerden birine bineceğiz. Tam o sırada biri yanaşıyor yanıma,  “Yes Boshporus Tour, Bosphorus Tour, Come on Bosphorus Tour!” diyor avazı çıktığı kadar bağırarak. Hani Hızır gibi yetişti derler ya, öylesi…

Ne kadar diye soruyorum. İşte bir fiyat söylüyor, tamam diyorum. Zaten dediğim gibi vakit kısıtlı, ne dese vereceğiz, çare yok. Ne zaman kalkar peki diyorum, bakın bizim acelemiz var, buradan sonra da kapanmadan Arkeoloji Müzesine yetişeceğiz bugün diye üzerine basa basa ekleyerek… “Abicim sen hiç merak etme, yarım saate kalkar” diyor. (Cümlenin virgüle kadar olan ilk kısmı çok tanıdık bir ses geldi öyle değil mi?)

Saate bakıyorum, saat tam 14:00 civarı falan. Bir servis aracı gelip bizi Eminönü iskelesinden alıyor, ilerideki tekneye 5 dakikalık bir yolculukla bu minibüsle gidiyoruz. Tekneye çıkıp oturuyoruz, hava da püfür püfür esiyor, nasıl güzel, tam yaz havası, birer de çay söylüyoruz. Gel keyfim gel…

İstanbul gezi rehberi

Öyle ya tekne birazdan kalkacak, İstanbul boğaz turu hemen başlayacak. Her yeri göreceğiz: Dolmabahçe Sarayı, İstanbul Modern, Ortaköy, İstanbul’da gezilecek yerler denince aklına artık neresi gelirse…

Hala bekliyoruz. Kalkış ama ne kalkış, saat 15:00’te tekne ancak hareket ediyor. Hatta onu da geçiyor. İşte tam o anda anlıyorum ki, tekne saatle falan değil gelen yolcu ile dolunca kalkıyor. Zira tekneye ilk binen kafile bizimkisiydi. Şimdiyse bu kadar bekledikten sonra tıka basa dolmuş haliyle.

Anlayacağınız, herkese aynı yalan. Aldatılmak, ama böylesine aldatılmak insanın kanına dokunuyor gerçekten. “Tekne dolunca kalkıyor abi, saat net değil” demek bu kadar zor olmamalı. Üstelik vakit nakitken…

Yine bir yaz tatilinde Fethiye Ölüdenizdeyim. Gitmiş olanlar bilir, tam o meşhur Kumburnu kısmında, kafe gibi bir yer var çardak altında. Gözleme, döner, hamburger, meyve falan satılıyor işte. Gözleme alalım dedik, kasaya parayı ödedik, sıraya girdik. Hiç unutmuyorum üstelik, peynirli gözleme.

Yahu sen de neyin peşindesin be kardeşim, ona da mı dikkat ettin diyebilirsiniz ama bir an gözüm sırada beklerken gayriihtiyari bir şekilde gözleme yapan kadınlara takıldı. Hani bir yerde sırada beklerken böyle değişik şeylere kendiliğinden istemsizce yoğunlaşırsın ya…

Baktım, gözlemeye katmak için kullandığı torbasındaki peynir bitmeye yüz tuttukça, peynirli gözlemelere katılan peynir miktarı da giderek azalıyor. Hatta peynir konulmuyor artık yufkanın içine, adeta elle serpiliyor!

Sıra bana geldi o arada, aynı muameleyi görünce, Biraz daha peynir ekler misiniz rica etsem dedim olabilecek en kibar şekilde. Ne dese beğenirsiniz? “Peynir bitmek üzere” Şimdi buraya dikkat…

Azalan peynir torbasından yapılan gözlemelere konan miktar bilerek ve isteyerek düşürülüyor. Peki, fiyat indiriliyor mu? Hayır. Ne münasebet? İyi de ben yufka için para ödemedim ki, peynirli gözleme yemek istiyorum!

Üstelik bunu söyleyen, ne acıdır ki yaptığının yanlış olduğunun bilincinde bile değil büyük ihtimalle. Hayır bir de öyleyse daha da kötü zaten.

Bu tarz bir şey Avrupa’nın gelişmiş bir şehrinde, çağdaş ülkesinde olsa ne derlerdi sizce? Biraz düşünün. Evet, kesinlikle yanılmadınız, doğru bildiniz. Özellikle de bugün uygar, müreffeh dediğimiz ülkelerin insanı için yanıt açık.

Böyle malzemeyi azalta azalta gittiği yere kadar gözleme yapıp şark kurnazlığı ile satmak yerine, zaten olması gereken sayıda gözlemeyi standart bir şekilde yapar, malzeme bitince de peynirli gözlememiz bitti derlerdi. Bu kadar basit, açık ve net.

Alın size zihniyet farkı, gelişmişlik farkı, müşteriye, para ödeyen alıcıya doğru düzgün muamele. Adını siz ne koyarsanız koyun. Ben bir şey demiyorum. Tamamen size bırakıyorum.

Zeugma Antik Kentinde gün yüzüne çıkarılan mozaiklerin Türk usulü tanıtımı. (Fotoğrafı Facebook Arkeoloji Dünyası sayfasından aldım. )

Bunlar ilk anda aklıma gelen bir iki basit örnek sadece. Siz başınıza gelen, birebir yaşadığınız onlarcasını ilave edebilirsiniz bu listeye pekala.

Peki ama kimi kime şikayet edeceksiniz? Yukarıdaki yalanı söyleyen firmanın ismi önemli mi? İsmini cismini yazsam ne olur? Herkes doğru da tek suçlu o mu? Ülkede yalan söyleyen tek kişi onlar mı? Herkes iyi niyetli de tek kötü niyetli gözleme yapan bu kadın mı? Elbette hayır.

Sorun büyük, sorun sanıldığından çok çok daha büyük… Altından kalkılması kolay olmayan bir problem bu zihniyet. Araba ile Yunanistana gitmeye karar verirseniz, rica ediyorum İpsala sınır kapısına doğru olan yolu geçerken camınızı açıp sağlı sollu dikkatlice bir bakın.

Etraftaki yeşillik alan bildiğin Halkalı çöplüğüne dönmüş! Ayıp yahu. Gerçekten ayıp. Zaten araban var, koy koltuğa, biraz ileride çöpe at. Bu kadar mı zor? Yani bu kadar mı zor hakikaten?

Bu ülkeyi, kendi ülkenizi bir yabancı, bir turist gibi gezdiğinizde karşınıza çıkacak manzara akıl alır cinsten değil. Çok afedersiniz ama kendinizi keriz gibi hissediyorsunuz.

Diyorum ya, ben sadece beş dakika düşünüp ilk aklıma gelenleri yazdım. Efes Antik Kentinde düğün yapılan bir ülke burası. Başka söze gerek var mı?

Sonra da bana soruyorlar, Kaan neden hep yurt dışını geziyorsun diye. İşte size cevaplardan yalnızca bir tanesi…

2 Comments

  1. semi 13 Kasım 2017
    • Kaan Önem 14 Kasım 2017

Leave a Reply