#Evde Kal?

Herkese merhaba.

İdari makamların hemen ardından, 2020 yılı mart ayının ortasından itibaren ünlüler de birbirlerinin peşi sıra Corona Virüsü ile mücadele kapsamında artık adeta bir kamu spotu haline gelen sloganı duyuruyor dört bir ağızdan: #Evdekal

“Hayat eve sığar” deniliyor. İnsanlara “Evde kalın, sakın dışarı çıkmayın” çağrısı yapılıyor sürekli. Pek güzel. Mantıklı buluyorum. Dünyada Covid 19 hastalığıyla savaşan diğer pek çok ülkede de durum hemen hemen aynı zaten. Onlar da bu sloganı kullanıyorlar ve evde kalmaya çalışıyorlar.

Peki, insanlar çalışmadan, evde kalarak nasıl para kazanacaklar? Nasıl ve neyle geçinecekler? Bu soruya cevap verebilense -yoksa bunu düşünen mi demeliydim- yok!

İşte tam da bu noktada “Devlet” devreye girer. Evde kalma zorunluluğunun bulunduğu bu tür bir olağanüstü durumda, evde kalması için çağrı yapılan yurttaşların kaybedecekleri maddi kazancı -tamamıyla olmasa bile asgari ölçülerde- bir şekilde tazmin eder, daha doğrusu etmek durumundadır. Bu yönde politikalar ve araçlar geliştirir.

Zira devlete, onu oluşturan bu bireylerce ödenen vergiler biraz da bunun için vardır. Bu, teorik olarak bir çeşit İhtiyat Akçesi olarak da düşünülebilir pekala. Bunun planlamasını da elbette “Hükümet” yapmakla mükelleftir.

Ancak Türkiye’de hükümet, görünen o ki tedbir amaçlı ve kısmi süreli (Örneğin 15 gün, 1 ay, 3 ay gibi) sokağa çıkma yasağı bile ilan edemiyor. Edemiyor çünkü bu üretimin tamamen durması anlamına geliyor. Sokağa çıkma yasağının kıyısına kadar gelecek biçimde neredeyse tüm önlemler alınmışken, bunun başka bir izahı yok gibi görünüyor.

Zira ekonomisi iflas etmiş olan bir ülke, bu ağır yükü daha fazla kaldıramaz. Zaten sürekli sadece vergi ile finansman sağlamaya çalışan bir ülkenin batmış olduğunu anlamak için, iktisat profesörü olmaya da gerek yok. Çok temel bir mikro iktisat bilgisi yeterli.

Sürekli vergi konuluyor çünkü üretim yok/yetersiz. Buradaki üretimi sadece meta/ürün olarak düşünmeyin. Bunun yanı sıra işletmecilik, taşımacılık, bankacılık, lojistik vb. hizmet sektörleri de var. Zira bir doktorun hastasına bakmasından tutun da, bir köylünün tarlaya buğday ekmesine dek, fayda yaratan her şey birer üretim faaliyetidir.

Buraya kadar, dikkat ettiyseniz tırnak içerisinde iki tane farklı kavram kullandım: “Devlet ve Hükümet

Ne kadar da birbirine benziyorlar değil mi? Hatta neredeyse aynı gibiler. Bu ikisi, son derece iç içe geçmiş olmasına rağmen aslında iki farklı kavramdır ve ne yazık ki bu ufak ama çok önemli nüansın bilinmemesi, karar vericilerin bu konuda bile algı yaratmasına neden olmaktadır.

Durumdan şikayetçi olan, alınan önlemleri yeterli görmeyen herkes, neredeyse “devlet” düşmanı ilan edilmekte ve manevi lince uğramaktadır. Bu da çok tehlikeli ve ağır bir suçlamadır. Oysa burada eleştirilerin muhatabı devlet değil hükümettir.

Bilindiği gibi hükümetler gelip geçicidir, değişirler. Ülkenin sahibi değil, yurttaşların temsilcisidirler. Hükümetlerin eleştirilmesi, gelişmiş liberal demokrasilerde* son derece normaldir. Bilakis denetlenmeyen, hesap sorulmayan, eleştiriye tabi olmayan, eleştiriyi kabul etmeyen hükümetler demokrasiye ciddi bir aykırılık teşkil ederler.

Burada sözü, ülkemizin önde gelen siyaset bilimcilerinden Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay’a veriyorum:

Demokrasi, demokratlar olmadan yaşama şansına sahip olmayan bir yönetim biçimidir. Öyleyse demokratik bir yönetimin gayesi, sadece devleti demokratikleştirmekle sınırlı olamaz; toplumun da demokratikleşmesi gerekir.

Toplumda da, demokratik olmayan iktidar odaklarının çeşitli alanlara sızmak ve o alanlarda otokratik bir iktidar ağı yaratma olasılığı her zaman söz konusudur.

Toplumu demokratikleştirmenin yolu ise, bütün toplumsal kurumları kapsayan, otokratik iktidar fırsatlarını önleyen bir zihniyeti yayma tedbirlerini almaktır.

Ali Yaşar Sarıbay, Demokrasinin Sosyolojisi, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012, s. 14

Demokrasiyi sadece sandığa ve seçime indirgeyen arkaik düşünce yapılarının da ne kadar sakat, eksik ve demokrasinin ideal felsefesine uzak olduğunu söylemeye herhalde lüzum yok diye düşünüyorum…

Zira bu anlayış, demokrasi denen ve aslında oldukça geniş ve karmaşık olguyu, son derece biçimsel ve sınırlı/dar bir biçimde yorumlamak ve anlamak anlamına gelmektedir. Siyaset bilimci Fareed Zakaria’nın belirttiği gibi, demokratikleşme tedrici ve uzun vadelidir ve seçimler de bunun sadece bir ayağını teşkil ederler.

Tam da bu noktada, 2006 yılında, Yeni Aktüel dergisinde, ülkemizin yetiştirmiş olduğu bir diğer önemli bilim insanı olan Mehmet Ali Kılıçbay’ın yazdığı bir yazı geliyor aklıma. (Böyle de acayip bir hafızam vardır işte, dün yediğim yemeği hatırlamam, 15-20 sene önce okuduğum bir yazıyı hatırlarım. )

Kılıçbay şöyle bir örnek veriyor yazısında:

… TBMM Başkanlığı resmi internet sitesinde, Bilgi Edindirme Yasası çerçevesinde, vatandaşın bilgiye ulaşabilmesi için bir sayfa açıldı.

Bir yurttaş, “TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın göreve başladığı tarihten itibaren çıkılan yurt dışı geziler, gezilere katılan milletvekilleri, personel, varsa bunların eşleri ve yakınlarının isimleriyle katıldıkları geziler, bunların toplam maliyeti ve geziye katılanlara ödenen toplam harcırah miktarını” sordu.

Meclis Başkanlığı, “Kamuoyunu ilgilendirmiyor” diyerek cevap vermedi. Eğer vergilerimizin nereye harcandığı bizi, yani yurttaşları ilgilendirmiyorsa, başka hiçbir bilgi de ilgilendirmez.

Gördüğünüz gibi, demokrasinin sınırlı ve son derece dar yorumu, pek de yeni bir şey değil aslında. Uğur Mumcu’nun deyişiyle söylersek, “az pilav” gibi, biz demokrasinin %60 kadarını alıyoruz. Ne yazık ki Türk siyasi kültürü, yakından bakıldığında devlet merkezli, otoriter ve son derece bürokratik bir yapı arz etmektedir.

Nitekim Metin Heper de, “Türkiye’de Devlet Geleneği” isimli nitelikli çalışmasında, Cumhuriyet döneminde de aynı Osmanlı İmparatorluğu döneminde olduğu gibi devlet seçkinlerinin toplum algılamasının Hegelci olarak kaldığını ve cumhuriyetin Osmanlı’dan aldığı en büyük miraslardan birinin “Aşkın Devlet/Zayıf Toplum” olduğunu belirtir.

Çok fazla dağıtmadan, burada tekrar esas konumuza dönelim isterseniz. Devlet ile hükümet farkını, şu basit örnek cümle sanırım çok daha net bir biçimde açıklıyor: “Devletin içini o kadar boşalttılar ki, hükümet gerekli önlemleri alamıyor.” Tabii ki buradaki örneğimiz Etiyopya.

Gerçekten son derece kritik günlerden geçiyoruz ve sanal alem bilgi kirliliğinden geçilmiyor sevgili arkadaşlar. Bu noktada sizlere bazı önemli tavsiyelerim olacak.

Birincisi, artık tamamen dejenere olmuş ve objektiflikten giderek uzaklaşmış ana akım medyayı takip etmeyi derhal bırakın. Şaka yapmıyorum. Bunlardan daha ziyade; BBC News Türkçe, Euronews Türkiye, DW Türkçe, Sputnik Türkiye, Al Jazeera Türk gibi farklı haber kaynaklarını takip edin. İngilizce biliyorsanız yabancı basını takip etmeye çalışın.

İkincisi, cep telefonunuza gelen ve kaynağı belli olmayan her habere/videoya/dosyaya lütfen inanmayın. Ve lütfen bu tür dosyaları paylaşarak çoğaltmayın! Bu tutum, bilgi kirliliği ve yersiz bir endişe yaratmaktan başka bir şeye hizmet etmiyor inanın.

Son olarak ve belki de şu an için en önemlisi: “Sakin olmaya çalışın.” Evet, sakin olun. Bu zor günleri de el birliği ile atlatacağız ve seyahatlerimiz sürecek.

Sevgiler.

(Okumak isteyenler için burada “Corona Günlükleri” başlıklı yazı dizisinin ilk bölümü var: Corona Günlükleri 1. Bölüm

Daha yakından tanımak isteyenler için, burada Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay ile ilgili yazmış olduğum yazı var: Mehmet Ali Kılıçbay

Burada da hazır evdeyken okuyabileceğiniz, sizler için önerdiğim bazı kitapları bulabilirsiniz: Okuduğum Kitaplar)

*Bu konuda çok daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlere, Fareed Zakaria’nın ünlü makalesi “İlliberal Demokrasinin Yükselişi”ni okumalarını tavsiye ederim. Fareed Zakaria İlliberal Demokrasinin Yukselisi

 

2 Comments

  1. semi 7 Nisan 2020
    • Gezivita 7 Nisan 2020

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.