Okuduğum Kitaplar

Okuduğum Kitaplar (2. Bölüm)

Herkese merhaba!

Hatırlayacağınız gibi, okuyup beğendiğim on kitabı daha önceki bir yazımda sizinle paylaşmıştım. (O yazım burada: Okuduğum Kitaplar) Bu yazıda da yine ilginizi çekecek türden ve farklı konularda yazılmış on kitap önerisi bulunuyor.

Konsepti biliyorsunuz artık, önce kitapla ilgili kısa bir künye sunuyorum, hemen ardından kitapla ilgili bilgileri, kişisel yorum ve düşüncelerimi ilave ediyorum. 

Paylaşması benden, seçip okuması sizden. Öyleyse hiç vakit kaybetmeden hemen kitaplara geçelim isterseniz.

  • Kitabın adı: Bir Türk Beyi Ebulfez Elçibey
  • Yazarı: Taner Bilgin
  • Yayınevi: Babıali Kültür Yayıncılığı
  • Yayın yılı: 2016
  • Sayfa sayısı: 232

İsmini sürekli duyduğumuz ancak büyük ihtimalle hakkında aslında pek de öyle detaylı bir biçimde bilgi sahibi olmadığımız bir ülke var: Azerbaycan. Bizimkine çok yakın bir Türkçenin konuşulduğu bu kardeş ülkeyi, açıkçası sırf bu nedenle uzunca bir süredir gidip kendi gözlerimle görmek istiyordum. Dolayısıyla 2019 yılındaki bir hafta sonumu Bakü’ye ayırdım.

Elbette bu kısacık iki gün, şehri, insanları, kültürü ve ülkeyi tam manasıyla tanımaya yetmedi. O nedenle ilk fırsatta ve bu kez daha uzun süreli kalacak şekilde tekrar gitmek istiyorum. Bu hazırlanma ve ülkeyi daha yakından araştırma sürecinde, ülke ile ilgili kitaplar ve makaleler okumaya, belgesel ve programlar seyretmeye çalışıyorum.

Şimdi, geçtiğimiz günlerde okuduğum bir kitabı önereceğim size. Akademisyen Taner Bilgin imzalı bu kitabımız, Ebulfez Aliyev, daha çok bilinen ismiyle “Ebulfez Elçibey’i” anlatıyor.

Bakü, 2019

Bildiğiniz gibi Azerbaycan, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, 1991 yılında bağımsızlığını ilan etti. Azerbaycan Parlamentosu, 18 Ekim 1991’de bağımsızlık konusundaki anayasal bildiriyi kabul ederken, ülkenin ilk cumhurbaşkanı da Ayaz Muttalibov oluyordu. Yani yaygın kanının aksine, Ebulfez Elçibey aslında Azerbaycan’ın ilk cumhurbaşkanı değildir. Ancak Azerbaycan Halk Cephesinin bu liderini ve geleceğin cumhurbaşkanını farklı ve özel kılan, kendisini öne çıkaran pek çok yanı vardı.

Her şeyden önce Elçibey, üniversite yıllarından beri koyu bir Mehmet Emin Resulzade hayranıydı. Bunun yanı sıra devlet başkanı olarak Anıtkabir ziyareti sırasında hatıra defterine yazdığı gibi; Atatürk’ün askeriydi. 

İkincisi, Sovyetler Birliğinde Mihail Gorbaçov’un iktidara gelmesinden sonra Azerbaycan’da başlayan dernekleşme ve sivil toplum faaliyetlerinin tam merkezinde yer alan isimdi. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, ülkesinde gerçek demokrasiyi içtenlikle arzulayan bir liderdi.

Hatta Ebulfez Elçibey, demokrasiye olan bu sonsuz inancını, henüz iktidara gelmeden çok önce, 32. Gün Programında Mehmet Ali Birand’a da aktarmıştı. (İlgili bölümü 13. dakikadan itibaren görebilirsiniz. Şahsi tavsiyem, elbette bu programın tamamını izlemeniz yönünde olacak.)

İşte bu kitap, tanımayanlar, hakkında pek fazla bilgi sahibi olmayanlar için Ebulfez Elçibey’i ve Azerbaycan’ı anlatıyor. Kitabın içinde, çocukluğundan başlayarak Elçibey’in hayatına tanık olacak ve bunun yanı sıra Azerbaycan siyasi tarihinin kilometre taşı olan bazı gelişmeleri bulacaksınız.

Kitabı okurken, Elçibey’in demokrasi ile ilgili sarf ettiği sözlere dikkatinizi çekmek istiyorum. Çok detaylı bir çalışma olmasa bile, Azerbaycan Tarihine ve Ebulfez Elçibey’in hayatına biraz daha yakından bakmak isteyenler okuyabilir. 

  • Kitabın adı: Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917)
  • Yazarı: Nadir Devlet
  • Yayınevi: Türk Tarih Kurumu
  • Yayın Yılı: 2014
  • Sayfa sayısı: 462

2021 yılında hayata veda eden Prof. Dr. Nadir Devlet, Türk dünyası üzerine çok önemli çalışmaları olan bir isimdi. Nadir Devlet’in bu kitabında 1. Dünya Savaşı öncesi Çarlık Rusya’sının genel durumu ve çarlığın ülke içindeki Türklere uyguladığı siyasi, mali, kültürel politikalar anlatılıyor.

Çalışmada, Türkçülüğün önemli isimlerinden İsmail Gaspıralı’ya ve onun yürüttüğü faaliyetlere ciddi bir yer ayrıldığını görüyoruz. Zaten kitabın en önemli kısımlarından biri de bence burası.

Bunun dışında, yazarın da sürekli belirttiği gibi, Türk topluluklarının bağımsız birer devlet olarak kendilerini kabul ettiremeyişlerinin asıl nedeninin, dil birliğinden ziyade, birleşmenin din birliği altında yürütülmeye çalışılması olduğunu daha yakından kavrıyoruz. Bu düşünce kitabın sonuç kısmında zaten son derece derli toplu bir biçimde açıklanmış.

Kitaptan kısa bir alıntı yapmak istiyorum:

19. Yüzyılın sonlarına kadar Türk kasabalarında çok kere düzenli ilkokul bulunmadığından, küçükler de büyük öğrencilerin okuduğu medreselere giderlerdi. Köylerde ise her mescidin yanında bulunan bir okul bu vazifeyi görürdü. Bu “falaka mekteplerinin” öğretmenleri ise imamlardı.

Üstelik bu okullar yalnız erkek çocuklar için olup, kız çocuklara mahalle imamının karısı tarafından evlerde bozuk düzen bir şeyler öğretilirdi.

Erkek çocukların gittikleri okullarda daha ziyade okumaya önem verilir, yazma ikinci planda kalırdı. Kız çocukların yazı öğrenmesi ise kesinlikle yasaktı. 

1884’te İsmail Gaspıralı ilk Usul-i Cedid okulunu açtı ve bu fikri hareketi gazetesi Tercüman ile yaymaya çalıştı. Yenilik en fazla Tatarlar arasında tesirini gösterdi. 

Türkçülük, Pantürkizm, Türk milliyetçiliğinin doğuşu ve gelişimi gibi konular ilgi alanınıza giriyorsa bu kitabı okuyabilirsiniz. Kazaklar, Özbekler, Tatarlar, Kırgızlar, Nogaylar gibi toplulukların edebiyatına, folkloruna ilgi duyanlar da bu kitabı rahatlıkla okuyabilirler. Zira kitapta bunlarla ilgili çeşitli bilgiler de yer alıyor.

  • Kitabın adı: Aziz Nesin Soruşturmada Sorulara Yanıtlar-Belgeler
  • Yazarı: Aziz Nesin
  • Yayınevi: Nesin Yayınevi
  • Yayın yılı: 2016
  • Sayfa sayısı: 223

Aziz Nesin’in kendine has bir yazım üslubu, Türkçesi vardır. Bundan tam olarak neyi kastediyorum? Aslında onu daha önceden okumuş olanlar ne demek istediğimi hemen anlamıştır zaten.

Eğer bir Aziz Nesin kitabını ilk kez okuyacaksanız şayet, biraz şaşıracaksınız demektir. Hatta ilk başlarda okuduklarınız size son derece tuhaf bile gelebilir. İçerikten ziyade, kullanılan sözcüklerin yazım biçimleri nedeniyle…

Zira Nesin, kendine has kelimeler kullanır yazılarında. Bu kullanım, bir çeşit Aziz Nesince dil oluşturur: “Aradabir, bibakıma, candarma, enaz, çukulata” ve daha onlarcası…

Evet biliyorum, bunların yazımları normalde böyle değil. Bunlar Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre aslında hatalı sayılan yazımlardır. Ama Aziz Nesin onları bu şekilde yazmayı tercih etmiş. Bu nedenle de kitaplarının en arkasında “Aziz Nesin’e Özgü Başlıca Yazım Biçimleri” başlığı altında, o kitapta yer alan bu tür kullanımlar toplu bir şekilde verilmiş oluyor.

Ben size “Aziz Nesin Soruşturmada” isimli kitabı önereceğim burada. Bu kitapta, adından da anlaşılacağı üzere, Aziz Nesin’in kendisiyle yapılan farklı söyleşilerde verdiği cevaplar var. Yani kitap soru & cevap şeklinde. Aynı, İlber Ortaylı’nın bir önceki yazıda önerdiğim kitabında olduğu gibi.

Peki ne tür sorular var? Aziz Nesin’in kişilik özellikleri ile ilgili olanlardan tutun da, yazarın edebiyat, genel olarak sanata dair görüşlerine dek çok farklı konuda sorular sorulmuş. Yazar da bunlara detaylı bir şekilde örnekler de ekleyerek yanıt vermiş.

Kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri de, bana göre, Aydınlar Dilekçesi Davasında yaptığı savunma. Bu savunma metni kitabın son bölümünde yer alıyor.

Kitaptan alınmış, okurken çok hoşuma giden şöyle bir alıntıyla bitireyim isterseniz:

Gün doğumunu seyretmek, bir bardak soğuk suyu içmenin tadı, Beethoven’ı dinlemenin beğenisi, Ermitaj Müzesini (Rusya’nın Saint Petersburg şehrindeki bir müze) gezmek, sevmek ve sevilmek, Tolstoy’u okumak, Goethe’yi tanımak, Shakespeare’i bilmek gibi bir yazın yapıtını okumak da dünya nimetlerinden birinin tadına varmaktır. Yazın da bir dünya nimetidir.

Ben bu dünyanın bir insanı olarak salt klasikleri değil, çağdaşlarım yazarların yapıtlarını okumamışsam, onların yarattığı dünya nimetlerinin kimisinden kendimi yoksun bırakmışım demektir. Bu yoksunluk o dünya nimetlerini yaratan yazarların değil, onlardan yararlanmasını bilemediğim için benim eksikliğimdir.

Çağdaşlarım Günter Grass’ı, Albert Camus’yü, Anna Seghers’i, Jean Paul Sartre’ı, Gabriel Garcia Marquez’i, Konstantin Paustovsky’i, Arthur Miller’ı ve daha yüzlerce yazarı okumamışsam, bulunduğum dünyayı tam yaşayamamışım, yaşadığım dünyanın nimetlerinden gereğince tat alamamışım demektir. 

  • Kitabın adı: İnkılap Mektupları
  • Yazarı: Uğur Mumcu
  • Yayınevi: Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı
  • Yayın yılı: 2019
  • Sayfa sayısı: 239

Tarih, özellikle de Türk siyasi tarihi meraklıları bir adım öne çıksın! İlk baskısı 1987 yılında yapılan bu kitap, genel olarak mektuplardan oluşuyor. Peki ne tür mektuplar?

Bilirsiniz, siyasi tarihimizin en önemli olaylarından biridir 27 Mayıs. Hakkında pek çok şey konuşuldu, kitaplar yazıldı. İşte Uğur Mumcu’nun bu kitabına konu olan mektupların taraflarından biri Osman Köksal. Peki Osman Köksal kimdir?

27 Mayıs Hareketinin önemli aktörlerinden biriydi Osman Köksal. O dönem cumhurbaşkanı olan Celal Bayar’ın cumhurbaşkanlığı köşkündeki askeri muhafız alayının komutanıydı. 

Mektupların diğer tarafları ise çok çeşitli ve farklı farklı isimlerden oluşuyor: Kenan Evren, Hadi Hüsman, Fahri Korutürk, Sedat Celasun, Faruk Güventürk, Bedrettin Demirel… Osman Köksal’ın evindeki bir sandığın içinden çıkan bu mektupları, usta gazeteci Uğur Mumcu büyük bir titizlikle derlemiş, sınıflandırmış ve düzgünce bir araya getirerek okuyucuya sunmuş.

Mumcu sandıktan çıkan mektuplar ve çeşitli belgelerden hareketle şöyle diyor: “27 Mayıs, Cumhuriyet döneminde yaşanan bir İkinci Meşrutiyet gibidir. İttihatçılar için “yoksul öldüler” derler. Köksal da eylemiyle son ittihatçılardan biriydi ve onlar gibi yoksul ve yalnız öldü.”

Bu kitapta okuyacaklarınız, Mumcu’nun sunduğu mektup ve çeşitli belgelerle, 27 Mayıs hakkında tekrar düşünmenizi sağlayacak. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

  • Kitabın adı: Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık
  • Yazarı: Irwin W. Sherman
  • Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Yayın yılı: 2020
  • Sayfa sayısı: 301

2020 yılının mart ayından beri gündem malum: Covid-19. Tam da bu zamanlarda ilginizi çekecek türden bir kitap paylaşıyorum: Dünyamızı Değiştiren 12 Hastalık. Yarattığı etkiler ve yaşantımızdaki değişiklikler nedeniyle, Covid-19’un bu kitaptaki listeye on üçüncü sıradan girmemesi için hiçbir neden göremiyorum doğrusu…

Yazar Irwin W. Shierman, bu kitabında dünya tarihinin akışını değiştiren ve derin izler bırakan on iki hastalığı yakından inceliyor: Porfiri, Hemofili, İrlanda Patates Mantarı, Kolera, Çiçek, Hıyarcık Vebası, Frengi, Verem, Sıtma, Sarıhumma, Grip ve AİDS. Kitap, ilk bakışta sağlık ve tıp konularına ilgi duyanlar içinmiş gibi görünmesine karşın, tam olarak böyle değil aslında…

Evet gerçekten de adı geçen hastalıkların ortaya çıkışları, sebepleri ve tedavi süreçleri hakkında tıbbi bilgiler var kitapta. Ancak dahası, yazar bu hastalıkların siyasal, toplumsal ve sosyal süreçler üzerindeki etkilerini de detaylıca incelemiş. Kitaptan aynen alıntılarsak;

Birleşik Krallığı 1837-1901 tarihleri arasında kraliçe olarak yöneten Victoria, Bolşevik Partinin iktidara gelmesinden kısmen sorumludur, Romanov Hanedanının çökmesine katkıda bulunmuştur, İspanya’da general Franco’nun iktidara gelmesinde etkisi vardır ve hatta tartışmalı olsa bile, Almanya’da Üçüncü Reich’ın yükselmesinde farkında olmadan rol oynamıştır. 

Bütün bunları politikaları veya ordularıyla değil genleriyle yapmıştır. Kızlarını ve kız torunlarını Avrupa’daki kraliyet ailelerine evlilik yoluyla sokmuş, güçten düşüren ve ölümcül olabilecek bir hastalığın tohumlarını saçarak, bu ailelerin bazılarında yıkıcı sonuçlara neden olmuştur. 

Örneğin, Kırım Savaşına katılan her beş kişiden birinin ölüm nedeninin kolera olduğunu da bu kitaptan öğrendim. İlginç bir bilgiydi doğrusu. Çünkü ben bugüne kadar, bu savaşın askeri ve siyasi kısmıyla ilgili okumalar yapmıştım hep. Kitap bu türden çok değişik bilgilerle dolu. Canınız sıkıldıkça elinize alıp bölüm bölüm okuyarak rahatça ilerleyebilirsiniz.

  • Kitabın adı: Cumhuriyet Çocuğu
  • Yazarı: Nihal Yeğinobalı
  • Yayınevi: Can Yayınları
  • Yayın yılı: 2001
  • Sayfa sayısı: 253

Son okuduğum kitaplardan biri. Aslında biz Nihal Yeğinobalı’yı yaptığı çevirilerden tanıyoruz. Daha doğrusu, bu kitabı okuyuncaya dek ben onu yalnızca iyi bir çevirmen olarak biliyordum. Oysa Yeğinobalı aynı zamanda harika bir yazarmış meğer! İşte bu kitapta ben bunu gördüm. 

Cumhuriyet Çocuğu, yazarın otobiyografisi aslında. Anılarından oluşuyor. Yolculuğa, hayata gözlerini açtığı Manisa’dan başlıyoruz. Yıl 1927. Hayat hikayesini yazarın kendi ağzından dinlerken, aynı benim gibi geçmişe doğru siz de bir yolculuk yapacak, cumhuriyetin ilk yıllarındaki atmosferi hissedeceksiniz.

Manisa Tarzanı, Kubilay Olayı, Soyadı Kanunu, Milli Mücadele gibi pek çok olay ve kişi hakkında da çok ilginç yorumlar ve bilgiler yer alıyor kitapta.

Ben, az önce belirttiğim şekilde, yazarın yazım üslubuna ve diline de hayran kaldım. Aynı Sabahattin Ali gibi, efsunlu Türkçe’yi hissettim yazılanları okurken. Kitaptan çok kısa birkaç alıntı yapmak istiyorum:

Annemiz Feride, Müzehher’i doğurduktan sonra gittiği akşam okullarında kitap harflerini öğrenmiş ama daha sonra üç çocuk yetiştirmek ve evinin yemeğinden temizliğine, alışverişinden dikişine, hatta zamanla babamızın çiftliğiyle bağlarının çekilip çevrilmesine, bürokrasi ve banka işlerinin takibine kadar her işi üstlenmiş olduğundan, el yazısını öğrenmeye asla fırsat bulamamıştı. Kitap harfleriyle yazarken de, Arapça harflerle yazmaktan kalma, atamadığı bir alışkanlıkla, kimi zaman sesli harfleri es geçerdi. 

Arapça imlada tek sese tek harf kuralının bulunmadığını, bir tek harfin birden çok sesi temsil edebildiğini, bunların da harfin kurulan cümlenin başında, ortasında veya sonunda olmasına göre değişebildiğini, sesli harflerin kendinden önceki ve sonraki harflere göre yorumlanabildiğini ondan öğrendik. 

Ve bizden önceki kuşakların kendi dilimize uygun düşmeyen bu yazım yüzünden, okuyup yazmayı sökmek için neden üç-dört yıl uğraştıklarını ve çoğunun (zaman, heves, olanak kıtlığı nedeniyle) sökemeyip cahil kaldığını, ancak kabristandaki ölmüşlerinin mezar taşlarını okuyup imzalarını atmayı öğrenmekle ya da imza bile atmayıp parmak basmakla yetinmek durumuna düşmüş olduklarını…


Hayatta bana her zaman ölçümsüz destek olan, kaçınılmaz yitim ve yıkımların karşısında cesaret veren iyimserliğimi sanırım buna borçluyum: sınırsız hayal kurabilmek ama kurulan hayallerle örtüşmeyen gerçekleri de küskünlüksüz kabul edebilmek, kimileyin hatta sevebilmek huyuma! 

  • Kitabın adı: Osmanlı İmparatorluğunda Yaşamak
  • Derleyenler: François Georgeon & Paul Dumont
  • Yayınevi: İletişim Yayınları
  • Yayın yılı: 2018
  • Sayfa sayısı: 423

Bir önceki yazımda, size François Georgeon’un Sultan Albülhamid isimli kitabından bahsetmiştim hatırlarsanız. Bu kez kendisini ve Paul Dumont’u derleyen olarak gördüğümüz bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Osmanlı İmparatorluğunda Yaşamak. Kitap, “Toplumsallık Biçimleri ve Cemaatler arası İlişkiler (18.-20. Yüzyıllar)” alt başlığını taşıyor ve içinde çok sayıda güzel makale bulunuyor. 

Klasik tarih kitaplarından sıkıldıysanız ve özellikle 18. ile 20. yüzyıllar arasında Osmanlı toplum yaşantısına biraz daha yakından bakmak, sıradan insanların gündelik faaliyetleri hakkında biraz daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorsanız, bu kitap tam size göre.

Server Tanilli kitaptaki yazısında eski İstanbul’daki külhanbeylerini anlatıyor örneğin. François Georgeon, okurken benim de çok beğendiğim yazısında bize İstanbul’daki eski ramazanları adeta yeniden yaşatıyor. Bir anda Direklerarası’na, bir karagöz gösterisine gidiyoruz mesela. 

Sonra bir başka yazıda kendimizi 1800’lerin sonunda Selanik’te, Beyaz Kule’nin önünde buluyoruz. Buradaki spor kulüpleri ve sporcuların faaliyetleri hakkında ilginç bilgiler ediniyoruz. (Burada, meraklısına Yunanistan ile ilgili yazmış olduğum bir yazı var: Yunanistan Genel Bilgiler ve Tavsiyeler)

Beyaz Kule, Selanik

Henri Nahum, bir Osmanlı Yahudi ailesinin fotoğrafından hareketle, bize o dönemdeki Yahudi cemaatinin yaşayışı hakkında bilgi veriyor makalesinde. 

Açıkça söylemek gerekirse, kitapta yer alan her bir makale kendini rahatça okutuyor. Belki karşınıza çıkan her şey öğrenmeye değecek kadar önemli değil ama olsun. Bu kitap gerçekten içeriğiyle okuyana keyif veriyor. Bir çırpıda okuyabilirsiniz. 

  • Kitabın adı: Kesin İnançlılar
  • Yazarı: Eric Hoffer
  • Yayınevi: Olvido Kitap
  • Yayın yılı: 2021
  • Sayfa sayısı: 207

İlk basım tarihi 1951 olan bu kitabı, daha önce öğretim görevlisi olarak çalıştığım üniversiteden bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine satın aldım. 

Açıkçası yayınevi pek tanıdık olmadığı için, özellikle çeviri konusunda bazı tereddütlerim vardı başlangıçta. Ancak çevirmen Erkıl Günür oldukça iyi bir çıkarmış diyebilirim. Kitabın çevirisi gayet başarılı.

Yazar Eric Hoffer’ın ilk kitabı olan Kesin İnançlılar, kitle hareketlerinin özünü, kitleyi oluşturan bireylerin ruh hallerini derinlemesine inceliyor. 

Günümüzde de yaşanan kimi süreçleri anlamak için mutlaka okunması gereken bir kitap. Yazar, kitabın önsöz kısmında Montaigne’e referansla “Bütün söylediklerim karşılıklı bir sohbetten ibarettir ve asla öğüt niteliğinde değildir” diyor ve ekliyor: “Bu kadar serbest konuşabiliyorsam bu, başkalarını kendime inandırmak zorunda olmadığım içindir.” 

Kitabı okurken, gerçekten de yapılan çoğu tespite hak veriyorsunuz. Şöyle bir bakın: 

Bir insan, kendisine başarı sağlayacak yeteneğe sahip değilse, özgürlük onun için sıkıcı bir yüktür.  Beceriksiz olan kişi için tercih özgürlüğünün nasıl bir faydası olabilir? Bir kitle hareketine kişisel sorumluluktan kaçmak için veya ateşli, genç bir Nazinin dediği gibi “özgürlükten kurtulmak için” katılırız. 

Sıradan Nazi askerlerinin yaptıkları bütün kötülüklere rağmen kendilerinin suçsuz olduklarını iddia etmeleri, katıksız bir ikiyüzlülük değildi. Emirlere itaat ettikleri için kendilerinin sorumlu tutulmaları karşısında kendilerini kandırılmış, iftiraya uğramış hissetmişlerdi. Nazi hareketine sorumluluktan kurtulmak için katılmamışlar mıydı?


Bireylerin yaratıcı güçleri kayboldukça, bir kitle hareketine katılma eğilimlerinin gittikçe arttığını görmek ilginçtir. Burada, etkisiz bir benlikten kaçmak ile kitle hareketlerine duyulan yakınlık arasındaki bağlantı açıkça görünür.

İçindeki yaratıcılığın gittikçe kuruması nedeniyle gerileyen yazar, sanatçı, bilim insanı, er ya da  geç ateşli vatanseverlerin, ırkçılık simsarlarının, kışkırtıcı çığırtkanların, kutsal dava cengaverlerinin saflarına sürüklenecektir. 

Kitapta altını çizdiğim çok yer var gerçekten. Bu kitabı okurken, gözümün önüne hep Edward Said’in Entelektüel (Ayrıntı Yayınları) isimli kitabından kimi bölümler geldi. Türkiye’nin yakın tarihindeki atmosferi kavramak adına, mutlaka okunması gerekiyor Kesin İnançlılar’ın…

  • Kitabın adı: Salaklık Üstüne Deneme
  • Yazarı: Tahsin Yücel
  • Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
  • Yayın yılı: 2016
  • Sayfa sayısı: 164

Deneme türünde yazılmış olan yazılardan oluşan çok güzel bir kitap. İstiklal Caddesindeki Yapı Kredi Yayınları şubesine yaptığım rutin ziyaretlerden birinde, başlığıyla dikkatimi çekmişti bu kitap ilkin.

Elime alıp içindekilere şöyle bir göz attığım zaman, kitabın farklı konularda yazılmış denemelerden oluştuğunu gördüm: Soyutlama, Ezber, Çalmalar, Düşman, Devrimi Kimler Yapar?, Bağnazlığın Yüzleri, Yurttaş mı, Sanatçı mı?, Ün ve Para, Salaklık Üstüne Deneme, Yüksel ki yerin…

Bu tür kitapları en az klasik roman veya öykü kitabı okumak kadar severim. Çünkü farklı farklı konularda yazılmış, genelde pek uzun olmayan türden değişik yorumlar okumak çok hoşuma gider. Hele bu denemelerin yazarı Tahsin Yücelse…

Yücel, kitabın Soyutlama başlıklı denemesinde şöyle yazıyor:

Düşünce yürütmek için ille de bilgi gerekmez  belki. Ancak, değil sözünü ettiğimiz somut konularda düşünce yürütmek, içinde yaşadığımız dünyaya ilişkin bir düş kurmak için bile, belirli bir deneyim, belirli bir bilgi gerektiği de kuşku götürmez. Diyelim ki Paris’i düşlemek için kafanıza bir büyük kent kavramı, belleğinizde bir takım görüntüler ve öyküler bulunması gerekir. 

Kuşkusuz, bir kez olsun kendi köyünün dışına çıkmamış, okumasız-yazmasız köylü de düşleyebilir Paris’i, kara gözlüklü bayanın doğruları yok sayarak rahat rahat düşünce yürütme hakkına karşı çıkamayacağımız gibi, köyünden çıkmamış köylünün Paris’i düşleme hakkına da karşı çıkamayız, hatta Paris’i düşlemesinin onun yüceliğine tanıklık ettiğini, insanlardan umudumuzu bu yücelik nedeniyle kesmediğimizi söylememiz gerekir.

Şu var ki, köyünden çıkmamış köylünün düşlediği Paris’in büyükçe bir köyden öte bir uzam olmasını bekleyemeyiz. (Paris demişken, merak edenler için “Paris Gezi Notları” başlıklı yazım da burada: Paris Gezi Notları)

En çok dikkatimi çeken denemelerden biri ise “Ezber” başlıklı olanıydı kitapta. Oradan da kısa bir alıntı yapmak istiyorum:

Tüm bu saptamalar, örneğin Greimas’ın yaptığı gibi, ezberi kopyayla karıştırmakta çok ta haksız olmadığımızı gösteriyor: her ikisi de özgün değil, yinelenendir, olan değil, olan gibi görünendir. Bu kadarla kalsa gene iyi, öznesini ya da taşıyıcısını da olan olmaktan çıkarıp görünene dönüştürür. 

Ama söylemek bile fazla, ezberlenmiş anlaşılmamışın eş anlamlısı değildir her zaman; bir başka deyişle, kişi yalnızca anlamadığını ezberlemez. Bilinenin, anlaşılanın ezber niteliği kazandığı durumlar da az değildir. Kırk yıl süresince öğrencilerine aynı kaynaktan, aynı bilgileri aktaran öğretmen, her olguyu alışılmış sığ ve değişmez ilkelerine bağlayan politikacı, beş o maymuncuk terimle her sorunu çözüveren köşe yazarı ne söylediğini bilir, örnek ya da açıklama istediğiniz zaman da verir.

Gene de, kim bilir kaçıncı kez aktardığı bilginin ilk üreticisi kendisi bile olsa, her şeyden önce bir ezbercidir. Aynı içerikleri yinelediği ölçüde de verdiği bilginin nitel değeri düşer. Bir bilgi ileticisi olarak ele alınınca, kendi değeri de öyle. 

“Yüksel Ki Yerin…” başlıklı yazıdan alıntıladığım şu ufak kısım ise, az önce yukarıda bahsettiğim Eric Hoffer’ın Kesin İnançlılar isimli kitabında yazılanlarla birebir örtüşüyor sanki: 

Hitler ve Mussolini’nin kökenlerinin ve kişisel serüvenlerinin de kanıtlar göründüğü gibi, tüm faşist akımların benimseyip dayandığı, ama her şeyden önce, anamalın bekçisi olarak kullandığı belirli bir toplumsal katman vardır: küçük kenter sınıfının gelir ve ekin düzeyi düşük, dolayısıyla savsözleri bilimsel verilere, görünüşleri gerçeklere yeğ tutan arı mı arı, bön mü bön bireyleri.

Tahsin Yücel’in Salaklık Üstüne Deneme isimli kitabı okunmaya değer tespit ve yorumlarla dolu. Pişman olmazsınız. 

  • Kitabın adı: Düşünceler
  • Yazarı: Marcus Aurelius
  • Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
  • Yayın yılı: 2012
  • Sayfa sayısı: 169

Yazının bu bölümünü, geçmişin büyük filozof ve devlet adamlarından biriyle bitirmek istiyorum. Baskı üzerine baskı yapmış olan bu muhteşem felsefe kitabının yazarı Marcus Aurelius.

MS. 2. yüzyılda Roma’da yaşayan Aurelius’un bu kitabında, onun; yaşam, ölüm, zaman, yalnızlık, bilgelik, us gibi konular hakkındaki akıl yürütmelerine ve bilgece öğütlerine tanık oluyoruz. Görüşlerini şekillendirirken, Stoacılık felsefesinden bir hayli etkilenmiştir Marcus Aurelius. 

Stoa Felsefesi, ahlaklı ve erdemli olmayı, doğaya göre yaşamayı anlatan bir felsefedir. Akımın kurucusu Kıbrıslı Zenon, insanların erdemli ve mutlu yaşamalarının temelini, dünyaya bağlı olmamakta görmüştür. 

Bu noktada şunu açıkça ifade etmeliyim ki, ben bu kitabı bir kez okumadım. Çünkü bu öyle bir kitap ki, arada bir ele alınıp, rastgele sayfaları çevrilip okunacak türden aynı zamanda.

Şunu söylemek istiyorum: İlk kez okuduğunuz zaman, elbette baştan sona doğru okuyup bitirmeniz normal olacaktır. Ancak bir kez okuduktan sonra, ara ara elinize alıp bu kitabı tekrar tekrar incelemek isteyeceksiniz. Daha önce okuduğunuz bir cümle veya yargı üzerine tekrar düşünecek, zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.  

Kitabı şu an tekrar elime aldığımda görüyorum ki, altını çizmediğim, kenarına notlar almadığım sayfa yok gibi neredeyse… Kitaptan kısa birkaç alıntı ile bitirelim bu yazıyı o halde:

Evrensel doğanın ne istediğini görüp kendilerini ona göre eğitselerdi, ardından giderdim onların, ama yalnızca sahnede kasıla kasıla rol yapan oyun kişileri gibi rol yaptılarsa, hiç kimse onları taklit etmeye yargılı kılmadı beni. Felsefenin işi yalın ve onurludur; boş böbürlenmelere kışkırtmayın beni.


Aynı zamanda hem üvey annen, hem de annen olsaydı, hiç kuşkusuz üvey annene de saygı duyardın ama hep annene koşardın. Saray ve felsefe karşısında şimdiki durumun da buna benziyor: öyleyse sık sık felsefeye dön, onda erinç bulursun, çünkü onun sayesinde sarayla ilgili her şey sana katlanılabilir görünür, sen de saraya katlanılabilir görünürsün.


Eğer birisi, fikirlerimin ve eylemlerimin yanlış olduğunu kanıtlayarak beni ikna ederse, seve seve değiştiririm onları, çünkü benim aradığım gerçekliktir. Gerçeklikten kimse zarar görmez, yanılgılarında ve bilgisizliklerinde direnenlerden başka…


Beden daha savaşını sürdürürken, ruhun savaşımı bırakması utanç verici bir şeydir.


Tutkularından arınmış zihin güçlü bir kaledir, çünkü insan sığınabileceği ve hiçbir zaman saldırıya uğramayacağı daha sağlam bir yer bulamaz. Bunu anlamayan yalnızca bir cahildir, anlayan ama ona sığınmayansa mutsuzdur. 

Evet, işte bu yazının da sonuna geldik. Yukarıda adı geçen kitaplarla ilgili sizin de yorum ve düşünceleriniz varsa, alttaki yorum kısmında paylaşmaktan çekinmeyin lütfen. Yazıyı okuduğunuz için çok teşekkür ederim. 

Okumak isteyenler için, Marcus Aurelius’un kitabından hareketle “Düşünceler” başlığını verdiğim kısa bir yazım burada bulunuyor: Düşünceler

Burada ise, İstanbul’da ucuz kitap satın alabileceğiniz bir mekan ile ilgili tanıtıcı yazım var: Alfa Yayınları

Sevgiyle ve kitapla kalın, bir başka yazıda tekrar görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşça kalın!

(Not: Kitap fotoğrafları yayın evlerinin kendi sayfalarından alınmıştır.)

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.